Tags

    Karşılaştırmalı Sınıf Öğretmenliği Program Analizi (Güz 2012)


















    Bu ders, Türkiyedeki İlköğretim Proğramlarını, temel öğeleri olan amaç/kazanım, içerik, öğrenme-öğretme ve ölçme-değerlendirme süreçleri gibi eğitim sistemleri açılardan, Amerika Birleşik Devletleri ve seçilmiş Avrupa Birliği ülkelerinin ilköğretim proğramları ile karşılaştırmalı olarak işlemeyi içermektedir.


    Comments

    Elif Merve Dinc (unauthenticated)
    Sep 29, 2012

    Tarihe bakıldığında Osmanlı da Avrupadaki birçok gelişmeden haberdardı; ancak bunları alıp kendilerinde yürürlüğe koyamadıkları için, düzeltilmesi mümkün olmayacak derecede kopukluklar yaşandı. Çünkü halkın tepkisinden korkuluyordu. Şimdiki Türkiye Cumhuriyeti'nde ise tarih tekerrür etmesin ibaresi baz alınarak tepkiler olumlu veya olumsuz ne yönde olursa olsun denilerek kafalarına yatan her şeyi günümüz insanlarıyla buluşturuyorlar. Düşününce bu çok doğru, ama diğer konuda da karara vardığım gibi altyapı yok, bu yönden kötü.
    Gelişmiş ülkelerin (bahsedilen ABD ve seçilmiş AB ülkeleri) yanısıra, gelişmekte olan Türkiye'nin de eğitim alanında sahaya çıkması, küçüklükten başlayarak, üniversite sürecine kadar olan rekabeti arttırabilir. Şu anki sistem belki de yurtdışındaki ülkelerde okunan üniversitelerden, Türkiye'deki için çok rahat denklik alınmasını sağlayabilir. Ancak şimdilik sadece okul öncesi ve ilkokul alanında alınmış bir reform gibi gösterildiği için geleceğe ne yansıtacağına dair en ufak fikrimiz bulunmamakta.
    Benim düşüncem şu ki, yapılmış bu değişikliği tekrar sil baştan değiştirmek yerine; yaptıkları temelsiz erken alınmış, geç düşünülmüş karara karşı bilinçli bir destek planı oluşturup, insanları da bu konuda bilgilendirmek gerektiğidir.
    Son olarak bu kararla, bizim Erken Çocukluk Dönemi eğitimcilerinin önünün kapanması düşüncesinin aksine, artık daha da sınırlandırılamaz araştırması ve araştırdıkça öğrenmesi bol bir ortamın oluştuğudur. Çünkü bana göre eğitim; çocuk, anne rahmine düştüğü andan itibaren başlar.
    Milli Eğitim Bakanlığı sitesinde 4+4+4 sistemiyle ilgili sorular-cevaplar pdf'si bulunmakta. Teşekkürler.
    http://www.meb.gov.tr/duyurular/duyurular2012/12Yil_Soru_Cevaplar.pdf

    Necati GEMALMAZ (unauthenticated)
    Oct 1, 2012

    sORULAR 1. Türkiye'de ailenin çocuğa bakışı ve çocuktan beklentileri değişti mi? Coğrafi bölgeleri göz önünde bulunurduğumuzda yapılan bir araştırma var mıdır?
    2. Bir program kaldırılıyorsa programın yetersizlikleri açıklanmalıdır. Ancak açıklamalar daha çok veya tamamen yeni programın tanıtılmasına harcanmaktadır. Neydi ki ne oldu?
    3. Liselerde durumla ilgili hiçbir bilgi yok. Ancak durum vahim 9. sınıflar ikili eğitim yapılan okullarda haftada 2 gün 8 saat 3 gün 7 saat ders yapıyor. Düşünelim: açlık, sıkılma, dikkat...
    4. Bu sistem ülkemizin herhangi bir yerinde uygulanmış mıdır? Başarısı nedir? El cevap: Bilgimiz yoktur. 5. Öğretmene yatırım yapılmadan bir sistemin devamlılığı mümkün müdür? Ya da "evreka" öğretmen yetiştirmede ne yapalım?
    Daha çok konuşulabilir ama ben bir öğretmenim ve bu sistem gelirken benimle hiç muhattap olunmadı. Oysa uygulayıcı benim benim de bir beynim var, üniversite bitirdim, yıllardır MEB deyim...

    büşra sağlık (unauthenticated)
    Oct 4, 2012

    necati hocam çok güzel özetlemiş durumu, bu sistem kime göre doğru, ve neden doğru, yada doğru mu, ne mantıkla yapıldı? farz edelim ki dogru (dogruluk yönü de var) uygulama bu kadar hızlı olmamalıydı, önce müfredat hocalara iyiyce ögretilmeli, onların hazır oldugu anlasılmalı, sonra fiziki ortam hazırlanmalıydı.bahsettiğim fiziki ortam okul sıraları değil zira bu konu sistem değişikliğinden önce de problemdi, çocuklugum boyumun yetmediği sıralarda yazı yazmakla geçti.Bahsettiğim ortam yaşları arasında ciddi fark olan çoçukların aynı sınıfta ders görücek olması. en azından iki senede kademeli bir geçiş sağlansaydı bu kadar farklı çocuklar aynı ortamda aynı seviyedeymiş gibi ders görmek zorunda kalmazdı..

    Rıza Ülker
    Oct 4, 2012

    Sevgili Sınıf Öğretmenliği Master Öğrencileri: Yeni eğitim öğretim döneminde hepinize başarılar!
    Karşılaştırmalı Sınıf Öğretmenliği Program Analizi dersimizin blog una hoş geldiniz!

    Yard. Doç Dr. Rıza Ülker, Okul Öncesi Öğretmenliği Bölümü, Eğitim Fakültesi Dekan Yardımcısı

    VEYSEL GÖÇER (unauthenticated)
    Oct 8, 2012

    4+4+4 eğitim sistemi birçok eksiklikle beraber hayatımıza girdi.Bu saatten sonra biz eğitimcilerin yapacağı "bu sistemin kalitesini nasıl arttırabiliriz?" sorusuna cevap vermek olmalı.Mesela şu soruları tartışabiliriz:
    1-Okullarımızı özel okul mantığıyla çalıştıralım mı?
    2-Öğretmenlerin verimliliğini arttırmak için etkin denetim nasıl yapalım?
    3-Velilerin okulla olan ilişkilerini nasıl artıralım?
    4-Okul yöneticilerinin eğitim yönetimi konusundaki bilgi ve yetenekleri nasıl geliştirelim? gibi soruları tartışıp çözüm önerileri sunalım.

    Veysel GÖÇER (unauthenticated)
    Oct 8, 2012

    Aşırı koruyucu tutum , genellikle geç çocuk sahibi olan ,tek çocuklu veya başka
    çocuk sahibi olamayan ailelerde sıklıkla görülen bir tutumdur.Çocuklarını gereğinden fazla özen
    gösteren ve koruyan bu aileler aslında çocuklarına zarar vermektedir. Genellikle annelerin babalara
    göre daha koruyucu olduğu bu tür ailelerde çocukların kendi becerilerini geliştirmelerine fırsat
    verilmemekte bu nedenle de çocukta kendini savunma becerisi gelişmemektedir. Bu şartlarda
    yetiştirilen çocuklar diğer bireylere aşırı bağımlı olurlar. Ayrıca bu tür çocuklarda hayal
    kırıklığı, güvensizlik , kararsızlık,doyumsuzluk ve sorumluluk duygusundan uzak davranışlar
    görülebilmektedir.
    Aşırı koruyucu olmak çocuğun gelişimini olumsuz etkilediği gibi, çocuğunuz
    küçükken her şey yolunda gözükse dahi yaşı ilerleyip evden ayrılma zamanı geldiği an
    yıllar boyu sürecek sıkıntılar yaşar. Hiçbir ana- baba çocuğunun yaşamı son bulana dek onun
    yanında kalacağını garanti edemez. İşte bu yüzden her zaman çocuğumuzu kendine yetebilen
    birey olarak yetiştirmeliyiz. Ana-baba olmak onu korumak adına kendimize bağımlı bir
    çocuk yaratmak demek değildir.

    Sinan ÖZER 01 (unauthenticated)
    Oct 8, 2012

    Güncel bir konu yazmışsın Veysel Hocam. Bence olayı biraz daha özelleştirip ilk 4'ü ele alalım. Ben şuan okulumda bulunan 60 aylık çocukları psikolojik olarak okula nasıl adapte edebileceğimizi düşünüyorum. 1. sınıf ile anasınıfını sene başından beri izliyorum. İkisi de aynı işleri yapıyor. O zaman anasınıfına ihtiyaç kaldı mı acaba? Merak ediyorum.

    Bülent İNANDI (unauthenticated)
    Oct 8, 2012

    Sinan hocam aslında 4+4+4 eğitim sistemi ile ilgili tartışacak okadar konu var ki, kendi okulumda 60 aylık ve 84 aylık çocuklar bir arada eğitim görmekte, ve ilginç olanı aynı zihinsel ve fiziksel beceri ve davranışları göstermesini bekliyoruz. Daha bu gün (08/10/2012 tarihinde) bir velimiz okula devam eden(etmeye çalışan) çocuğunu okuldan raporla almak zorunda kaldı. Gerekçe uyum sağlayamaması. Eleştirdiğim en büyük nokta ise bu eğitim sistemini; işi bilen akademisyenlerle, sahayı bilen öğretmenlerin bir araya getirilip bir sistem oluşturmalarına izin verilmemesi.

    Bayram A li YILDIRIM (unauthenticated)
    Oct 9, 2012

    "Aşırı Koruyucu Anne" olayı bence iflah olmaz bir hastalıktır. Çünkü bu tiplere yaptıklarının yanlış
    olduğunu kimse kabul ettiremez. Kimseye asla güvenmezler. Çünkü onlar bilinçli ve çok akıllı
    insanlar. Çocuklarını en çok onlar düşünür ve onlarla ilgili en doğru kararları yine onlar verir.
    Yaptıkları her davranışın mutlaka kendilerince haklı bir gerekçesi vardır...

    sinan özer(K.Maraş) (unauthenticated)
    Oct 9, 2012

    Bende Veysel hocam gibi düşünmekle birlikte günümüz insanında aslın çocuklarına olan düşkünlüğünün altında bir moda başkalarına karşı "bak ben çocuğuma ne kadar ilgiliyim" gibi özellikle annelerin kendi aralarındaki rekabeti ve en önemliside inasanların çocuklarını "eser(yapıt)" olarak görmesi işte bu çocuğu ben yaptım nasıl olmuş iyi yapmışmıyım düşüncesinden kaynaklandığı kanaatindeyim

    Sinan Özer(K.Maraş) (unauthenticated)
    Oct 9, 2012

    4+4+4 sistemindeki aksaklıklığı araştırmak ve uygulanabilirlik düzeyini ölçmek yerine altyapıyı geliştirmeye yeterince kaynak bulmaya odaklanmak gerekliliğini düşünüyorum
    1-öncelikle sınıf öğrenci sayıları 30 un altına inecek kadar derslik yapılmalı
    2-Her okula muhakkak çok amaçlı salon veya spor salonu yapılamlı
    3-Özel yeteneği olan çocuklar sınıf öğretmenlerinden takip edilip ciddi bir ayıklamayla yönlendirilmeli.
    Bu kanaatlere ulaşmamdaki en önemli etkende bir sınıf öğretmeni olarak bu güne kadar 3 farklı sistemde 1 . sınıf okuttum ve hepisinde de başarılı oldum yani öğrenciler okumaya geçti bence sistem çocukları okumaya ne zaman geçiyor ne hızla okuyor yerine okuduğuna ne boyutta anlıyor olması üzerine olmalı

    NİHAT ACAR (unauthenticated)
    Oct 9, 2012

    Koruyucu annelik,koruyucu babalık veya koruyucu ailelik deyipte anne sevgisinden,baba sevgisinden,
    aile sevgisi bağlamında aile sevgisinden mahrum etmeyi düşünemeyen arkadaşlar,üzerinde konuştuğunuz
    konuları yorumlarken veya bilgi paylaşımı yaparken şöyle bir düşünelim bence:Bu konuşulan kavramların
    batıdan alındığını ve batının aile yapısının bizim aile yapımızdan farklı olduğunu unutmayalım ve ona
    göre konuşalım.Doğudan batıya doğru yol alırken anne-babaya,aileye ve aile büyüklerine saygının,
    sevginin kalmadığını,aileye her türlü şiddetin arttığını ve hatta ensest ilişkilerin bile
    sıradanlaştığını,kısacası ailenin pek umursanmadığını unutmayalım arkadaşlar.Bu aile yapısını mı
    kendimize örnek almalıyız sizce?Evet bize ait uygulamarda bazı yanlışlıklar yapıldığı doğrudur
    ancak çocuk yetiştirme konusunda konuştuğumuz elit kavramların sahipleriyle daha başarılıyız diye
    düşünüyorum aile değerlerimize sahip çıktığımız müddetçe.Kıyaslama yapılırken kendi değerlerimizle
    kıyaslama yapıp öz değerlerimizle değerlendirelim diye düşünüyorum.Bizi bize çarpıp bizle bölelim.

    Sinan ÖZER 01 (unauthenticated)
    Oct 9, 2012

    Bülent Hocam zaten en büyük sıkıntıyı biz eğitim camiasında bu yüzden yaşıyoruz. Eğitimi geliştirmek isteyen bakanlık bunu yaparken öğretmenlerin değil, masa başında oturup da çocukları kitaplarda anlatıldığı kadarıyla tanıyan insanlara yaptırdığı için sıkıntı çekiyoruz. Ben bir sınıf öğretmeni olarak bile 60 aylık çocuğun fiziksel yada zihinsel gelişmesi hakkında bir eğitim almadım. Kaldı ki şuan onların psikolojisini iyice anlayıp, eğitim vermemiz gerekiyor. Ana sınıfı öğretmenleri bu konunun eğitimini aldıkları halde masa başında alınan bir kararla şu denmek istendi. "Ana sınıfı öğretmenleri siz bu işi yapamıyorsunuz, bu işi sınıf öğretmenleri daha iyi yapar." Yani eğitimli olan kişiyi kenara ittiler, bu konuda eğitim tecrübesi az olan sınıf öğretmenlerine, alın siz bu öğrencileri oyun oynatın, şarkı söyletin, resim yaptırın. Sonra da sınıfı geçirin.
    Bugün sabah törende müdür bey şu uyarıyı yapıyordu: " Çocuklar duydum ki birinci sınıflar okul bahçesine tuvaletlerini yapıyormuş. Sakın bir daha yapmayın" Bu durum bence çoğu şeyi özetliyor.

    Sinan Özer(K.Maraş) (unauthenticated)
    Oct 9, 2012

    Nihat Acar'ın söylediklerine elbette katılıyorum ama konumuz o değildi ki bizim konumuz son zamanlarda ortaya çıkan aşırı koruyucu annelik yada ebeveynlik bundan 20 sene önce gelenek görenek, ananeler daha aktif yaşanırken insanlar çocuklarına bu kadar koruyucu değildi ve çocuklar kendi ayakları üzerine durmayı deniyorlardı şimdilerde bu çok uygulanır olmaz oldu meselede bu ve elbette ki ken geleneklerimizi çocuklarımıza aktaralım hatta bu rica değil sorumluluk ve ödevdir..Tabiki bence...:D

    alevendçolak (unauthenticated)
    Oct 9, 2012

    60 aylık çocuklar bir de fiziki olarak akranlarından gelişmemişse sınınıflara ve binalara giriş çıkışlarda ezilme tehlikesi içerisindeler.4+4+4 dogru mu yanlışmı oturup okullarda bir izlemek lazım.

    Rıza Ülker
    Oct 9, 2012

    Vize: 3 Kasim Cumartesi, Ders Saati

    NİHAT ACAR (unauthenticated)
    Oct 9, 2012

    Düşünüyorum da 28 şubat sürecinde 8 yıllık kesintisiz eğitime geçildiğinde alt yapı hiç hazır
    bile değilken(cumhuriyet tarihi boyunca yapılan dersliklerin yüzde ellisi 2002-2010 yıllarında
    yapılmşken)tüm köy okullarının öğrencileri merkeze taşınırken ve ideolojik bir yaklaşımla bunlar
    yapılırken,kimse bu kadar vaveyla koparmazken neden 4+4+4 sisteminde bu kadar fırtınalar koparılıyor.
    Demokrasi kültürünün yerleşmeye başlamasından mı acaba?(sistemin içeriğini bir yana bırakalım onu
    ayrıca kritiniğini yapabiliriz) nedersiniz arkadaşlar?

    VEYSEL GÖÇER (unauthenticated)
    Oct 9, 2012

    Dün yazdığım yazıya istinaden şunları da eklemek istiyorum:
    Ebeveynlerin genel olarak yaptıkları bir yanlış var. Kendilerinin çocukken yapamadıklarını veya alamadıklarını veyahut yaşadıkları sıkıntıları çocuklarına yaşatmamak.İlk bakışta hoş gibi görünen bu istek aslında içinde birçok tehlikeyi barındırmaktadır.Mesela; alışveriş yapmak için market ve mağazalara çocukları ile birlikte giden aileler, burada çocuklarının her istediğini alırlarsa(ebeveynlerin istemediği ya da çocuğun istediğinin evde bulunan bir şey olması), çocuk her markete girdiğinde hep aynı reyona yönelir. Ve istediğini aldırmak için elinden geleni yapar(ağlama, kendini yerlere atma vs.).Bu duruma dayanamayan anne baba da markette zor duruma düşmemek için çocuğun istediğini alır. İşte tehlike burada başlıyor. Çocukta doyumsuzluk, hırçınlık ve şiddet kullanma gibi davranışların temelini anne baba olarak elbirliği ile atmış oluyor.Bu temel üzerine inşa edilen kişilik sorunlu oluyor ve düşük düzeydeki ilk depremde aile büyük bir yıkım yaşıyor.Peki ne yapmalı?
    Çocukların istekleri , her zaman değil gerektiği zaman, gerekli yerde ve ihtiyaç olduğunda karşılanmalı.

    Bayram Ali YILDIRIM (unauthenticated)
    Oct 10, 2012

    Koruyucu olmak anne babaların doğasında olan ve oldukça da normal bir davranıştır. Bu normal ve iyi niyetli
    davranışın aşırıya kaçması anormalleştiriyor olayı. Sonuçta bir çocuğun gelişim sürecindeki eksiğin, hatanın
    o çocuğun kişilik oluşumunu olumsuz etkilediğini unutmamak gerekir.
    Bunun ismine ne derseniz deyin, nerden gelirse gelsin bu ifade. Bu gerçekle biz öğretmenler zaman zaman karşılaşıyoruz bence.
    Bu tip annelerin çocukları oldukça zeki olmalarına rağmen bir çok konuda yaşıtlarından geride kalıyorlar. Arkadaşları ile doğru
    düzgün oyun oynayamıyor, iletişim kurmakta zorlanıyor, bir çok problemini kendi başına çözemiyor, çoğu zamanda dışlanıyorlar. Her
    geçen gün daha da bağımlı hale geliyorlar.

    Gaye HÖSÜKOĞLU (unauthenticated)
    Oct 10, 2012

    ''Aşırı koruyucu anne'' aslında genelde üniversitesini okumuş, her şeyin bilincinde olduğunu düşünen, çocuğu için en iyisini yapmaya çalışan anne modeli birazcık bence. Çevremde karşılaştığım bir durum anne ilk çocuğuna bu aşırı tutumu gösteriyor, kendine zaten bağımlı bir çocuk yaratıyor. Daha sonra çocuğunu kreşe göndermek istiyor aktif olsun,paylaşmayı öğrensin diye ve oraya giden çocuk; sürekli ağlayıp huzursuz olan bir çocuk oluyor çünkü önceden paylaşma duygusunu yok sayıp, teke bağımlı bir hale getirildiği için. Bu da yetmezmiş gibi anne bir çocuk daha yapıyor aynı mantıkla kardeşi olsun paylaşsın bir şeyleri vs ve bu seferde bütün ilgisini yeni doğana yönlendiriyor doğal olarak. Diğer çocuğuna eskisi gibi özen gösteremiyor ki bu da bağımlılık derecesini kamçılıyor. Diğer çocuk hem huzursuz hemde kendini suçlu ve yetersiz görüyor, sorunu kendinde arıyor ve sürekli annesine kendisini beğendirme çabasına giriyor,takdir almayı bekleyen bir hale dönüşüyor. Bu da hayatta ''kendi kendine yetebilen bireyler'' olma yolunda kişinin önünde büyük bir engel olarak karşımıza çıktığını düşünüyorum.

    TOLGAHAN ÇİFTÇİ (unauthenticated)
    Oct 11, 2012

    ''Çiçeğin suya ihtiyacı vardır ama çok sularsanız solup gider''

    Veli NERGİZ (unauthenticated)
    Oct 11, 2012

    Hocam mrb.İlk hafta dersimizde beşiği sallayan elin Dünya'yı çocuğa cennet edebileceğini ,beşiği sallayamayıp çocuğu düşüren elin de Dünya'yı çocuğa çilehane edebileceğinin farkına vardım.....

    NECATİ GEMALMAZ (unauthenticated)
    Oct 14, 2012

    psikologankara.net'TEN ALDIM
    Eğer anne iseniz, aşağıdakine benzer durumlarda aşırıya kaçıyor olabilirsiniz:
    Çocuğunuzun tabağındaki her şeyi yemesi konusunda ısrarcısınız.
    Çocuğunuzun hareketlerini başına gelebilecek fiziksel zararlardan korumak için engelliyorsunuz.
    Gecede dört-beş kez okul öncesi çağındaki çocuğunun üstünü örtmek için kalkıyorsunuz.
    Sonuç olarak aşırı koruma:
    1).Çocuğun kişiliğini geliştirmez; bağımlı, talepkar, ürkek, inatçı, istediğini tutturan, mantıksız kavgalar çıkaran, çabuk mutsuz olan bir çocuk ve ileride benzer niteliklere sahip bir yetişkin olur.
    2).Anne/babayı ebeveyn rolünün dışına çıkarmaz; birer yetişkin olarak yaşayabilecekleri günlük hayatlarına karı/koca ve kadın/erkek ilişkilerine engel olur. Çocuk odaklı bir yaşamda, anne/baba kendi insanca öz ihtiyaçlarına sağlıklı bir şekilde sahip çıkamazlar.

    Ayrı bir yatağı olmasına karşın, çocuğunuzun sizin yatağınızda sizinle birlikte uyumasına izin veriyorsunuz.
    Okul öncesi ya da ilkokul çağındaki çocuğunuzun yanınızdan ayrılmasına hiç izin vermiyorsunuz.
    Çocuğunuza başkası tarafından bakılmasına izin vermiyorsunuz.
    Çocuğunuza hiçbir ev işi sorumluluğu vermiyorsunuz.
    Düzenli olarak çocuğunuzun ev ödevini yapıyorsunuz.
    Çocuğunuzun sizin seçtiğiniz dışındaki arkadaşlarıyla dışarı çıkmasına izin vermiyorsunuz.

    SİBEL DUYMAZ (unauthenticated)
    Oct 16, 2012

    Anne kavramı Türk toplumunun en önemli ve en kutsal olgularından biridir… Ki annelik olgusu diğer toplumlarda da, çocuk yetiştirmenin önemiyle birlikte, değer kazanmaktadır. Annelik içgüdüseldir. Daha ana rahmine düştüğü andan itibaren, anneyle bebek arasında çok özel bir bağ oluşmaktadır. 9 ay boyunca o bağ daha da güçlenir. Ve nihayet beklenen güzellik dünyaya gözlerini açar. Ortak sevgi ,saygı ve paylaşımın meyvesi olan, o çok değerli varlık…Yani çocuk…Çocuğun dünyaya gelmesiyle birlikte içgüdüsel davranışlar da kendini göstermeye devam eder annede … Bebeğe duyulan koşulsuz sevgi, tehlikelerden koruma arzusu, onun temel ihtiyaçlarını ( karnını doyurma, altını temizleme, vücut ısısını koruma) karşılama isteği vb.

    Bebeğin temel ihtiyaçları karşılandıktan sonra, içgüdüsel bu davranışların tartışmasız en önemlisi bebeği korumaktır. Bu her annede yeteri kadar olması gereken bir davranış biçimidir… Ama problem
    “ AŞIRI “ kelimesiyle kendini göstermektedir. Normal görünen koruma kavramı, toplum baskısıyla rengini değiştirir.
    Bir anne neden normal olması gerekirken aşırı koruyucu olur;
    1) Eğer çocuğun başına bir şey gelirse, başta birinci derece yakınları tarafından, çocuğa bakamadın eleştirisine maruz kalmaktan korktuğu için,( özellikle baskıcı aile tiplerinde)
    2) Kendi çocukluğunda yeterince korunmamasından kaynaklanan bir problem yaşadığı için,
    3) Mükemmelliyetçi olduğu için,
    4) Toplum tarafından harika anne imajını korumak için,
    5) Kaygı ve korku düzeyi yüksek bir anne olduğu için diyebiliriz.

    Peki AŞIRI KORUYUCU ANNE çocuğuna, farkında olmadan hangi bilinçaltı mesajları vermiş olur:
    1) Sen, ben olmadan bir hiçsin…
    2) Cesaretsiz ol, arka sıralarda oturduğunda öğretmen senin parmak kaldırdığını fark edemesin…
    3) Gelecekte potansiyel bir obsesyonlar yaşayabilirsin…
    4) Hareket etme, sorumluluk alma.Ben her şeyi senin yerine düşünür, senin yerine yaparım…
    5) Gelecekte ebeveyn olduğunda çocuklarına tıpkı benim gibi davran…
    6) Kendi değerlerinden çok başkalarının seninle ilgili düşüncelerini önemse…
    7) Özgün olma, sıradan ol…

    Kısacası bir insanın ÖZGÜN OLMA şansını elinden almaktır, AŞIRI KORUYUCU ANNELİK…
    Toplumda iyi anne adayları yetiştirme umuduyla…

    VEYSEL GÖÇER (unauthenticated)
    Oct 16, 2012

    Yıllardır konuşulan bir şey var. Eğitim öğrenci merkezli olmalı. Bakıyorsun ne buna uyan bir bakanlık ne buna uyan bir eğitim camiası var. Bakanlık diyor ki; eğitim-öğretimin ortasında atama olmayacak. Bir bakıyorsun ki dönemin ortasında öğretmen ataması yapılıyor. Hani öğrenci merkezliydi atamalar. Öğretmenler sadece diplomasında başka bir alan ismi yazdığı için alan değiştiriyor. O alanda yeterli eğitimi almamasına rağmen. Sadece kendi kişisel ihtiyaçları gözönüne alarak alan değiştiriyor. Hani eğitim öğrenci merkezliydi. İdareciler ders programı hazırlıyor olmayacak saatte olmayacak dersi programa yazıyor. Burada ne yapıyor ;öğretmenin ihtiyacını dikkate alıyor. Öğrenci bu saatte bu dersi alabilir mi, dersin zorluk derecesinden dolayı bu saate işlenmesi uygun mudur diyen yok. Hani öğrenci merkezliydi eğitim...
    Eee bu işte şuç kimde? Suç; bakanlığa sorsan idarecilerde , idarecilere sorsan öğretmende , öğretmene sorsan hem bakanlıkta, hem idarecide , hem de ailede. Herkes suçu her zaman ki gibi birilerine atıyor.
    Suçu kimseye atmayalım.Bu sorunlara çözüm için ilk başta biz öğretmenler değişelim. Daha iyi dersi nasıl anlatabilirim, çocuklar için daha fazla ne yapabilirim, aileyi eğitime nasıl katabilirim… gibi sorulara kafa yoralım. Diğer eğitimci arkadaşların alaycı tavırlarına aldırış etmeden çalışmaya devam edelim. Bir yerlerden hep birlikte başlayalım.


    Sinan Özer (unauthenticated)
    Oct 17, 2012

    NİHAT ACAR hocamın 4+4+4 ile ilgili olan yorumuna katılmakla beraber bir de eleştirim olacak ben 28 şubatta üniversite 3 sınıftaydım çok net yaşadım olanları aynen katılıyorum bu memlekette imam hatipleri kapatmak için bütün eğitimin gözünün yaşına bakılmadı ve hatta üniversiteden atılan personel ve öğrenciler yüzler belki binlerle ifade edilirken dönemin yök başkanı bizim için eğitim 2. planda önce laiklik demişti....Gelelim günümüze bence 4+4+4 güzel bir sistem olabilir yada geçmişin intikamı da olabilir ben bunlara birşey demiyorum sorun uygulanma biçimi önce pilot uygulansa 4+4+4+ olacağı yerine kafiyeli olmasa 5+3+4 olsa öğretmen eksiği fazlalığı oluşmasa bu kadar tepki almazsaydı daha iyi olmazmıydı yinede bence iyi olacak düşüncesindeyim ancak bir yada iki nesil sorunlu gidecek..sonra pilot bölge tüm türkiye olacak ve peyderpey düzelecek..

    Gaye HÖSÜKOĞLU (unauthenticated)
    Oct 19, 2012

    Formasyon eğitimi alınırken neredeyse her ders için sürekli kullandığımız bir terim 'Öğrenci Merkezli Eğitim' nedir peki, nasıl olacak derseniz ise bireysel farklılıklara dayalı eğitim...amaç bireysel farklılıkları yok etmek, herkese her açıdan eşit eğitim vermek gibi tanımlamalar yapıyoruz ama tamamen mantıken bir hata yapıyoruz. Bireysel farklılıkları eşit seviyeye getirmek için tek tip öğrenci modeli yaratıyoruz ki ilerleyen zamanda fark olmasın, aman kimse çıkıntılık yapmasın diye köreltiyoruz. Belki bilinçli belki de bilinçsiz hatta amacımız belkide iyilik yapmak ama kaç kişi bu farklar önemsenmediği için heba edildi.
    Hatta manzara resmi yapan çocuklardan konuşmuştuk. Belkide hepsinin aynı dağ,ırmak resmi yapmasındaki sebep; taa o yaşlardan başlanan tek tip insan modelindendir.

    Sinan ÖZER (unauthenticated)
    Oct 21, 2012

    Arkadaşlar ülkemizde üstün yetenekli çocuk deyince acaba ilk olarak aklımıza çocuğun hangi yönde ki zekası geliyor? Ya da ülkemizde daha çok ilgi gören hangi zeka türleri? Sınıfımızda çok güzel resim yapan çocuk mu matematikten çok iyi anlayan çocuk mu daha çok dikkatimizi çekiyor?

    VEYSEL GÖÇER (unauthenticated)
    Oct 22, 2012

    Adnan Menderes Üniversitesi öğretim üyelerinden Nilgün YENİCE ve Hilal AKTAMIŞ tarafından yapılan bir bilimsel araştırmada öğrencilerin cinsiyetlerine göre zeka alanlarına dağılımında mantıksal-matematiksel ve sosyal zeka alanlarında cinsiyete göre anlamlı farklılıklar bulunmuş.Bu farklılık erkek öğrenciler lehinedir.Çalışma sonucunda erkeklerin mantıksal-matematiksel zeka alanlarının kızlara göre daha yüksek olduğu sonucuna ulaşmışlar.Bu farklılığın bulunmasının sebebi Gardner(1983)’ın belirttiği gibi cinsiyetin zeka alanlarına etki yapmasıdır.(Türk Fen Eğitimi Dergisi Yıl 7, Sayı 3, Eylül 2010)

    mehmet emin kalgı (unauthenticated)
    Oct 22, 2012

    iyi akşamlar hocam. Geçen haftaki konumuz çoklu zeka kuramıydı. Bununla ilgili eleştşrileri istemiştiniz.
    Çoklu zeka kuramı Gardner 1983 yılında bu kuramı geliştirmiştir. özellikle de ükemizde beğeniyle kabul edilen bu kuram acaba kanıtlanmış bir şekilde mi ele alınmıştır diye dikkatimi çekti. Çok şeyimizi eleştirmeden aldığımız gibi bu kuramı da bilimsel alt yapısına bakmadan olduğu gibi almışızdır.Başta akademisyenlerin çoğu ve daha sonra da senakarene bu kuramdan bahseden öğretmenlerin çoğu bu kuramı anlamış değiller kanattindeyim. zaten uygulamsında bile büyük sıkıntılar yaşanmaktadır. bu kuramı kabul edenler genellikle eğitim kökenli bilim adamlarıdır. bu kuramı eleştirenler daha çok psikolojistler ve psikofizikçeler olmuştur. bunların en başında gelen Armstrong'tur. Ona göre insanların farklı zeka alanları değil farklı yetenekleri olduğunu öne sürmüştür ve çoklu zeka teorisini ortaya atmıştır. Teoriye göre her insan tüm zeka alnalarına sahiptir ve her insanda bu zeka çeşitlerinde farklı düzeyde bulunmaktadır. Bu zeka çeşitlerinin hepsi de istenilen düzeyde geliştirilebilr. Willingham(2004) Çoklu zeka kuramının ampirik bir desteğinin bulunmadığını bilimsel çalışmanın bir ürünü olmadığını dile getirmiştir. Gardner çoklu zeka kuramını ispatlamak için çeşitli deneyler yapmışsa da bunu ispatlayacak sonuçlara ulaşamamıştır. kendisi de bu kuramın bilimsel bir alt yapının olmadığını idaa etmiştr.Ayrıva Waterhouse çoklu zeka kuramının ve duygusal zeka kuramının eğitim için uygun olmadığını dile getirmiştir. Ayrıca Jensen(2008) Eğitimciler gardnerin kuramını, kuram üzerine hiçbir eleştiri yapmadan doğrudan aldıklarını belirtmiştir. Özellikle ülkemizde taklitçiliğinin bu kadar çok olması ve eleştiri becerilerinin yetersiz olmasının sebebini daha çok, kişlerin daha küçük yaşlarda aile otoritesinin altında yetişmiş olması ve daha sonra da eğitim sisteminin zor dayatmalarına bağlıyorum. iyi akşamlar....

    mehmet emin kalgı (unauthenticated)
    Oct 22, 2012

    hocam sizin resim çalışmanızda ( türkiye insanları neden resimlerinde dağ ve soldan sağa akan nehir) dikatimi çeken bir yönü olmuştur. ispatlamış değilim ama bunu sebebini bu ülkenin insanları planlı-programlı gezi yapmamalarına veya hiç gezmediklerine bağlıyorum.Bunun için de ufkuları gelişmez ve sadece çevresinde gördükleriyle yetinirler.. gititkleri yerlerde de herhangi bir bilgi edinmedikleri için sadece görmekle yetiniyorlar. acaba planlı ve tamamen bilgi amaçlı gezen insanlar resimleri yine sadec dağ ve nehir mi çizer diye marek ediyorum.

    SİBEL DUYMAZ (unauthenticated)
    Oct 23, 2012

    Zeka girift bir yapıdan oluşur. Başarılı birçok birey, hemen hemen tüm zeka alanlarında, aynı düzeyde başarı sergileyebilmektedir. Bir bireyin sen sadece sözel zekaya sahipsin ya da sen sadece müzik zekasına sahipsin diyerek gruplandırılması bir yanılgıdır. Birçok doktorun müzisyen olması, birçok mühendisin başarılı bir işletmeci olması vb. örnekler de bunu göstermektedir. Okuduğum makalede, bu görüşü destekleyen bölümü paylaşmak istiyorum.
    “Zeka alanları karmaşık bir yapıda ve birbirleri ile etkileşim içerisindedir. Örneğin, bir yemeği pişirecek bir kişinin önce tarifi okuması ve anlaması (sözel zeka alanı), yemek tarifini oluşturan elementleri tasniflemesi ve yemeğe karışım oranlarını hesaplayabilmesi(mantıksal zeka alanı) ve yemeğin kendi damak zevkine uygunluğu (kişisel zeka alanı)yanında, ailedeki bütün fertlerin memnuniyetini de sağlayabilmesi (kişilerarası zeka alanı)gerekir. (Armstrong, 1994)
    Eğitim Politikaları çocukta var olan potansiyellerin tümünü ortaya çıkarma idealini taşımalıdır. Öncelikle her konudan yeteri kadar bilgi ve beceriye sahibi olmaları sağlanıp, baskın olan özellikler keşfedilmelidir. Baskın zekayı bulmak; öğrencinin yeteneklerinin gelişmesine, akademik düzeyde bilgi sahibi olmasına; kendini geliştirmesine fırsat tanıyorsa DEĞERLİDİR.

    salih korkmaz (unauthenticated)
    Nov 3, 2012

    “İlim ilim bilmektir,
    ilim kendin bilmektir,
    Sen kendini bilmezsen,
    Bu nice okumaktır.”
    Yunus Emre

    salih korkmaz (unauthenticated)
    Nov 3, 2012

    sade ve anlaşılır şiirleri ile bilinen 'eren'i anlamamak mümkün değil tabi.erene Mark Twain şu sözüyle katılıyor:“Eğitimin yapamayacağı hiçbirşey yoktur. Hiçbir şey onun etki alanının dışında kalamaz. Kötü ahlakları iyiye çevirebilir; kötü ilkeleri yıkar ve yerine yenilerini koyar; insanları melekler seviyesine çıkarabilir."

    BAYRAM ALİ YILDIRIM (unauthenticated)
    Nov 4, 2012

    Arkadaşlar 3 idiot, yerdeki yıldızlar ve black filmlerini izledim. 3 filminde güzel mesajlar verdiğini düşünüyorum. Fakat hem mesaj zenginliği, hem konu seçimi, hem de filmdeki samimiyet açısından 3 idiot ve yerdeki yıldızlar filmlerini daha çok beğendiğimi söyleyebilirim. Black filminin ise seçilen konu açısından değerli, filmdeki kurgu ve olayların dağınıklığı açısından bazı eksikleri olduğunu düşünüyorum.

    faruk firaz yıldırım (unauthenticated)
    Nov 4, 2012

    Bana göre zeka; bir çocuğun veya bir kişinin zeka alanı farklıdır demesi bilimsel ispatı olmadan ortaya atılan bir idaadır. Çünkü her çocuğun her zeka alanı istenilen düzeyde geliştirilebilir.Örneğin; oyun dönemindeki bir çocuk daha çok oyuncaklarla öğrenir. Bu çocuğun zeka alanları birçoğu ancak oyuncaklarla geliştirilibilir. Oyuncaklar üzerinde hesaplamalar yapılarak matematik,oyuncağın özelliklerini çocuğa söyletirilmesi sözel, çocuğun oyuncağı elle tutmesı düzenlemesi bedensel, doğada onu çağrıştırack canlılar anlatması doğa zekasına delildir. fakat müzik, resim, zeka gibi alanlar ise zeka alanından daha çok yeteneğe bakar. Ancak doğuştan bu yeteneğe sahip olanlar bu alanda kendilerini gerçekleştirebilir.

    Sinan ÖZER (unauthenticated)
    Nov 4, 2012

    Ben Yerdeki Yıldızlar Filmini izledim. Gerçekten de verdiği mesaj çok güzel. Her öğretmenin ve velilerin mutlaka izlemesi gereken bir film.

    Ercan ÇİFTÇİ (MUŞ) (unauthenticated)
    Nov 4, 2012

    Sürekli öğrenci merkezli eğitim diyoruz! öğrenci merkezli eğitim olunca öğretmen kendini derste pasifleştirmemeli aksine daha çok katılmalı... ama bütün bunların aksine en önemlisi veli ziyaretleri özellikle doğu bölgesinde daha çok yapılması gerekir çünkü burda velilerde sorun çok veli-öğretmen-öğrenci üçgeninde ilişki ilerlerse bu öğrenci merkezli eğitimden çok daha fazla fayda sağlar ki bunu gördüm. biz veli ziyareti yaptığımızda veliye öğrencisinin durumunu söylerken aynı zamanda velinin de eksik yanlarını görebiliyoruz. bu eksikler sadece eğitim ile ilgili konular değil bahsettiğim şey hayatın ta kendisinde olan şeyler... çocuklarını sevip onlarla ilgilenmesinden tutun da eşine şiddet uygulamanın iyi bişey olmadığının hem din açısından( çünkü burda olaylara din eksenli yaklaşım aşırı fazla her ne kadar ''ELHAMDÜLİLLAH MÜSLÜMANIM'' deyip din adına hiç bişey yapmıyorsa bile) hem de hayatımıza kattığı anlam bakımından çeşitli örnekler vererek açıklamaya kadar birçok konuda onlara yardımcı olabiliriz. veli burda şunu anlayacaktır: bu öğretmen gerçekten benim çocuğum için uğraşıyor bu kadar evime gidip geliyor demek ki bize yardımcı olmak istiyor deyip samimi buluyor ve biz de ona yardımcı olalım deyip öğretmenle işbirliğine gidiyor. böylece velide hem geçmiş nesilden getirdiği bir takım ön yargılar yıkılıyor hem de öğretmenle daha çok ilişki kurup öğrencisine faydalı bir veli olabiliyor daha da doğrusu öğrencisinden çok kendi hayatında doğruları bulmaya başlıyor ve buda tabi ki çocuklarına zamanla yansıyor alın size VELİ MERKEZLİ EĞİTİM... bence öğrenci merkezliden çok daha verimli yanlarıı olacaktır... saygılarımla...

    ahmet levend çolak (unauthenticated)
    Nov 5, 2012

    4x3=4+4+4=0 Evet bende gülerim bu işlemin sonucuna.Ama şimdi gülmüyorum bu sistemde görüyoruz ki 4+4+4=0 Sistem bu zorunlu değil sorunlu bir eğitim sistemi işte.Karikatürde de gördüğümüz gibi sorun büyük.Zavallım benim bu sorunu nasıl halledeceksin bakalım.Bir merdiven bul veya çevrene bir bak bu işin bir görevlisi vardır çevrende bir yerde veya yakınlarında bir usta falan vardır çağır gelsin.Ben anladım 4+4+4 zorunlu değil, sorunlu bir eğitimdir.4+4+4=4x3=0:)

    sinan özer(büyük) (unauthenticated)
    Nov 5, 2012

    4+4+4 yerine kafiye bozuk olmasına rağmen bence çok az sorunla daha uygun olan 5+3+4 olsaydı 66 aylıklar, norm fazla öğretmenler, branş değişikliği, mazeret grubu tayini gibi hiç bir sorun olmazdı ve çıkan sorunlarda çok kısa zamanda çözülürdü.

    NECATİ GEMALMAZ (unauthenticated)
    Nov 6, 2012

    Selamlar Hocam,

    Umarım iyisinizdir. Geçen derslerimizin birinde “Koruyucu Anne” kavramından bahsetmiş üzerinde düşünmüştük. Bu konuda çevremde yapılan konuşmaları ayrıca dinledim. Görüştüğüm bir arkadaşımın ablasının durumunu paylaşmak isterim. Aradığım “en iyi koruyucu anneyi” buldum.

    Anne ile ilgili edindiğim bilgiler:
    • Eğitim üst düzeyde üniversite bunun yanında yüksek lisans yapmış.
    • Yurt dışında çalışma ve eğitim tecrübesi var.
    • Çok kitap okuyor.
    • Araştırmacı.
    • Evlenmeden önce hümanist-liberal bir çizgide. Şimdi ise ,evlilikten sonra ve 3 yaşındaki çocuklu hali ile, sosyal ilişkilerinde zalimlik derecesinde katı ve bencildir.
    • Çocuk sahibi olamadığı dönemde yakın çevresine örgü örerek ( onların çocuklarına) hediye ediyor.
    • 3.5 yıl çocuk sahibi olunamamış. Olunması için çok para dökülmüş. İlerde bir çocuk daha istemektedir.
    • Bir günlüğüne yeğenini görmek için uçakla İstanbul’ dan Kahramanmaraş’ a geliyor. Ertesi gün ilk uçakla dönüyor.
    • Kendisi 30 yaşında eşi ise 31.
    • Evlilikten umduğunu bulamamış ve evlilik durumu iyi değil.
    • Mükemmeliyetçi. Kesinlikle her şeyin en iyisini istiyor.
    • Yaptıklarında bir problem görmüyor ve bunun normal olduğu kavgasını yapıyor. Yaptıklarının kötü olduğunu asla kabul etmiyor. Bu durum aile içinde ve yakın çevresinde kendisiyle ilgili konuşulamaz duruma getirilmiş olup; kişinin bulunduğu ortamda jest ve mimiklerle anlaşma sağlama durumuna gidilmiştir. Bu durumun sosyal ilişkileri bozduğunun da bir delilidir.
    Baba ile ilgili olarak: Lise mezunu. Eşi (Anne) Çalıştığı kurumda işveren, kendisi ise işçiymiş. Evlenmişler. Eğitim farkı, maddi olanak farkı, kültürel farklılık farkı çok büyük. Baba ailenin tek çocuğu ve hiç zora gelmemiş. İş-Canlı maç izlemek arasında yaşamakta. Evde çoğu zaman hazır yemekle beslenmekte.

    Yukarıdaki bilgileri yorumlamayacağım yanlış yorumlamak istemem ancak tahminler ortadadır.

    Annenin yaptığı “aşırı koruyucu faaliyetler”

    1. Klozet kapağıyla yakın aile ziyaret ve orada tuvalet ihtiyacında bunu kullanma. Klozet kapağıyla alışveriş merkezine gitme ve orada ihtiyaç halinde kullanma.
    2. Birinci dereceden akrabalara bile çocuğu öptürmeme.
    3. Birinci dereceden akrabaların ellerinden bile bir şey yedirmeme.
    4. Birinci dereceden akrabaların çocuğun giyimine, banyosuna, saçlarını taramasına izin vermeme.
    5. Çocuğu sürekli kucağında taşıdığından (yorulur diye) çocuğun kasları zayıflamış. Konuşulan kişi kendi çocuğuna göre ilgili çocuğun % 60 oranında güçsüz, hareketsiz olduğunu belirtmiştir. Çocuk merdiven çıkamamaktadır.
    6. Çocuğuyla “bebekçe” konuşmaktadır. Çocuğun dil gelişiminin zayıf olduğu anlatıcı tarafından belirtilmiştir. Köpek yerine “köpüş” gibi…
    7. Çocuk ağladığında o da çocuğun acısına ortak olmakta ve oturup beraber ağlamaktadır.
    8. Çocuk yemek yemeyince oturup ağlamaktadır.
    9. Meyve ve yemek saati vardır ve çocuk o saatte mutlaka yemelidir. Örneğin meyve saati 11. 00’dir.
    10. Okul seçiminde aşırı titiz. Özel kreşe göndermekte ve öğretmenle her gün mektuplaşılmaktadır. (Mektupların saklanıp saklanmadığı bilgisine ulaşamadım.)
    11. Çocuğunun Türkiye’ de eğitim alamayacağını düşünmektedir. Bu nedenle her şeyi satıp Avusturya’ ya yerleşmek istemektedir.
    12. Evdeki mobilyaların bazıları atılmıştır. Çocuk çarpmasın diye.
    13. Koltuğun tekinin minderi kaldırılıp atılmıştır nedeni kızının orayı oyunda bir yuva yapmasıdır. Kolay yuva yapsın anlayışıyla.
    14. Babaya karşı kızı savunmada. Babaya sevdirmemekte. Seslenmemenin kendi istediği tonda yapılmamasında bile kızmaktadır.
    15. Misafir olduğu evde çocuğun uyku saati geldi diye ışıkları kapattırmış, kimseye yemek yedirtmemiş, gürültü olur diye; diğer çocukları susturmuştur. Bu ziyaret kardeşine yaptığı ilk aile ziyaretidir.
    16. Organik ürünler kullanılıyor ve plastik hiçbir şey kullanılmıyor.
    17. Gideceği yerde kendince uygun çocuklar yoksa aile ziyaretlerine gitmemektedir.
    18. Kolej eğitimi istiyor ve bunun için 15.000 gibi bir rakamı gözden çıkarmıştır.
    Hocam, sizin ve ailenizin bayramını şimdiden kutlarım. Bayram hepimize “mutluluğun resmini” çizdirsin. Evde internet bağlantım yok. Zamanında dünütler veremeyebilirim. Görüşlerinizi merak ediyorum. Selamlar.

    Rıza Ülker
    Nov 6, 2012

    Hepinizin yorumlar Çok güzel. Necati bu paylaşımın harika. Çok Emek vermişsin. Teşekkür Ederim. Rıza

    ahmet levend çolak (unauthenticated)
    Nov 6, 2012

    Sinan Özer hocam bence de 4+4+4 kafiyeli olduğundan seçilmiş gibi duruyor. Biraz düşünerek alınmış bir karar olsaydı dedeğiniz gibi(5+3+4)veya daha farklı, 8 yıllık zorunlu eğitim üzerinde oynamalarla,fiziki şartlarıda hesaba katarak, daha beğenilen bir zorunlu eğitim sistemi herkes tarafından kabul edilmesi kolay ve çabuk olurdu sanırım.Uygulanabilirliği çok önemli bence.

    Gaye HÖSÜKOĞLU (unauthenticated)
    Nov 6, 2012

    Necati hocamın görüşlerinin bir kısmını kendinden de dinlemiştim şimdi okuyunca daha iyi anladım ve daha önce de bahsetmiştim...Aşırı koruyucu anneyi daha çok aslında üst düzey başarısı olan, kendini her açıdan geliştirmiş insanlarda görüyorum bende. Bunun sebebi aslında ilk başlarda takıntı gibi olan ama sonra sonra anlaşılmış olan ''Mükemmelliyetçi Yaklaşım'' dır ve bu bir psikolojik sorundur, ilerleyen aşamaları hatta hastalık boyutundadır. Bu kişiler zaten istedikleri şeyler olmadığında hemen yıkılmaktadırlar ve travmalar yaşamaktadırlar. Böyle insanların hayattan beklentileri de zaten çok yüksek ve hedefleri büyüktür. En basitinden çocuğun yemeğini yemediğinde ağlaması
    Bir de böyle çok okuyan, araştırmacı insanları tabi takdir ediyorum ama herşeyi biliyorum havası yaratan insanla gerçekten bir yerden sonra konuşmamaları çok normal çünkü insan sabrı da bir yere kadar. Karşısında kabullenmeyen bir insana sen istediğin kadar birşeyler söylemeye çalış fayda etmiyor. Gerçekten her işin bir uzmanı var ve bu durumu ancak psikoloji alanında profesyonel insanlar çözebilir. Tabi bu durumun da sorun olduğunu kabullendirebilme ve yöneltebilme aşamasında ne kadar başarı sağlanır orası meçhul...

    NECATİ GEMALMAZ (unauthenticated)
    Nov 6, 2012

    HOCAM, TEŞEKKÜR EDERİM.

    BAYRAM ALİ YILDIRIM (unauthenticated)
    Nov 6, 2012

    4X3=12 etmeyecek bence. Çünkü 12 sonucu aklın,mantığın ve tecrübenin süzgecinden geçerek binlerce yılda şimdiki haline kavuşan MATEMATİK biliminin evrensel sembollerinden biridir.
    Peki bizdeki 4+4+4 sistemi böylemidir?
    Kimin fikri alındı?
    Olası sonuçları ne kadar tartışıldı?
    Hangi değerli eğitim bilimcilerimizin ne tür araştırmaları var?
    Pilot uygulamaları ne zaman ne şekillerde yapıldı?
    Sahada çalışan öğretmenler ne kadar hazırlar?
    Toplum bu sisteme ne kadar hazır?
    .
    .
    .
    Yukarıdaki soruların cevaplarını hepimiz biliyoruz ama yinede tekrar tekrar hem kendi kendimize, hem de eğitimden anlayan anlamayan herkesle bunları konuşuyoruz. Neden?

    VEYSEL GÖÇER (unauthenticated)
    Nov 7, 2012

    Yeni eğitim sisteminin hiç artısı yok mu? Bu sistemi hazırlayanlar çocuk mu?Bu sistemi hazırlayanların amacı ülkenin eğitim yapısını bozmak mı?Ya da daha ağırı bu sistemi hazırlayanlar vatan haini mi?Talim ve Terbiye Kurulunda eğitim bilimciler yok muydu?... sorular sorulabilir.Bence gözümüzün önüne 66 aylık bir kara sinek gelmiş, karşımızda bulunan çeşit çeşit ağaçlarla çevrili ormanı görmemizi engelliyor.

    mehmet emin kalgı (unauthenticated)
    Nov 7, 2012

    mükemmeliyetçilik beklentisi genelde yanlış anlaşılmaktadır. mükemmele ulaşmak onu hedef yapmak başarının doruk noktasıdır. tabi ki mükemmeliyetçilikten kasıt, ilgi ve yeteneklerimiz kapsamı dahilinde en iyisine ulaşmaktaktır. zaten yeteneklerimiz üstünde başarı beklemek başarısızlığa ilk adımı atmaktır.

    SİBEL DUYMAZ
    Nov 7, 2012

    Necati Hocam öncelikle ellerinize sağlık, çok iyi tespitlerle dolu bir araştırma olmuş.Sanırım aşırı koruyucu anne kavramının ötesine geçmiş;mükemmelliyetçilik engeline takılıp kalmış ve böyle devam ederse, vasat olmayı hiçbir zaman göze alamayacak, takıntılı bir birey duruyor karşımızda. Gerçekten tedavi olmayı düşünmemiş mi bayan? Kendince attığı her adım iyi bir yaşam kurmak adına...Ancak attığı her adımın kendini sona yaklaştırdığının farkında değil sanırım...Umarım aşar...

    SİBEL DUYMAZ
    Nov 8, 2012

    “Yerdeki Yıldızlar” ve “3 İdiot” filmlerini izlerken; belki kendi hayatlarından yola çıkarak oyuncularla özdeşleşen birçok izleyici olmuştur.” Black” filminde ise engellerin engel tanımadığını hissedenler... Ailelere ve eğitimcilere yol gösterebilecek, güzel mesajlarla dolu iyi filmler. Filmlerde yer alan mesajlardan bir kaçı aklımızın bir köşesinde durabilir:
     KALBİN NE KADAR ÇABUK KORKABİLDİĞİNİ ÖĞRENDİM. O YÜZDEN KALBİNİZİ KANDIRMANIZ GEREKİYOR. SORUN NE KADAR BÜYÜK OLURSA OLSUN, HER ŞEY YOLUNDA DİYECEKSİNİZ. BELKİ BU SORUNU ÇÖZMÜYOR AMA SORUNLA YÜZLEŞME GÜCÜNÜ VERİYOR. ( ALL IZZ WELL) HER ŞEY YOLUNDA…
     “İNSANIN HEDEFİ ONU MUTLU EDEN ŞEY OLMALIDIR!”
     “İLGİLENMEK ACIYA MERHEM OLUR!”
     “HAYAT BİR DONDURMADIR, ERİMEDEN TADINI ÇIKARIN”…
    Yeni film önerilerinizi bekliyoruz Rıza Hocam!

    NİHAT ACAR (unauthenticated)
    Nov 9, 2012

    Yerdeki Yıldızlar,3 idiots ve Black filmlerini izledim, harika filmlerdi.Her eğitimcinin mutlaka izlemesi gerektiğini düşünüyorum.Her çocuğun bir dünyası var, önemli olan o dünyanın kapısının nasıl çalındığını ve o kapıya nasıl girildiğini öğrenebilmek.Çocukların duygularını köreltmeyelim bırakalım serbestçe ifade etsinler.Özgürlük onlara şahsiyet kazandıracaktır.Hayatının amacını mutlu olduğun yerde ara.Tutkulu olduğun şeyi meslek edin.İyilik yapmak için elimize az fırsat geçer.Tanrı söz konusuysa hepimiz körüz,onu ne gördünüz ne de duydunuz ama ben Tanrıya dokundum.İmkansız diye birşey yoktur gibi pasajlar harika bölümlerdi.Hayata bakış açımı değiştirdi arkadaşlar.Hocam başka tavsiye edeceğiniz filmler varsa bekliyoruz.

    BAYRAM ALİ YILDIRIM (unauthenticated)
    Nov 10, 2012

    Hırs ve inatlaşma gözleri kör eder. Akıl ve mantık, bilimsel veriler,gibi evrensel değerler önemini yitirir, duygular ön plana çıkar.
    4X3 sistemide hırs ve inatlaşmanın ürünüdür. Bunun sonucunda yepyeni mağduriyetler yaratılmış, yepyeni sorunlar ortaya çıkmıştır.
    Bu sorunların bir kısmını şimdiden sahada çalışan biz öğretmenler görebiliyoruz, daha büyük bir kısmı ise sonraki yıllarda birikerek
    karşımıza çıkacaktır. Hemen Gaziantep ilinde gözlemlediğim sorunları kendimce sıralamak istiyorum.
    60-66 ay 66-80 ay dönemi çocukların aynı dersliklerde aynı müfredata tabi olmaları,
    Okul öncesi eğitimin zorunlu olmaktan çıkması, (bu alanda geçmiş yıllarda çok fazla yatırım yapılmıştı.)
    Norm fazlası durumuna düşen sınıf öğretmenleri,
    Norm fazlası sınıf öğretmenlerini eritmek için getirilen alan değişikliği sonucu oluşan yeni sorunlar,
    Okulların fiziki imkanlarının yetersiz olması,( birçok okulda eski sistem devam ediyor sadece tabela değişikliği yapıldı.)
    Farklı sınıflara farklı ders saati uygulamasından dolayı okulların giriş çıkış saatlerindeki düzensizlikler,
    Seçmeli dersler için yeterli altyapının olmayışı,
    Müfredatın hazır olmayışı,
    Sınıf öğretmeni olma hayaliyle okuyan öğrencilerin yaşadıkları şok ve gelecek kaygıları, (bu alanda 340 küsur atama yapıldı.)

    "GÖÇ YOLDA DÜZELİR." mantığını bir kenara bırakıp, önemli konularda ortak akıl oluşturmak, insanların taleplerini dikkate almak,
    iyi niyet gösterip böyle önemli bir konuda karar alma işini zamana yaymak çokmu zor olurdu?
    Mesela 5+3+4 sistemi, imam hatiplerin ortaokullarda geçişlerinde esneklik sağlanması, seçmeli dersler için altyapı hazırlanması,
    okulların bölünmezden önce gerekli çalışmaların yapılması, bölünemeyecek okulların yakınına yeni okullar yapılması...

    Nihat acar (unauthenticated)
    Nov 11, 2012

    Çoklu Zekâ Kuramının eğitim programı geliştirme süreçlerine çok farklı biçimlerde yansıdığı görülmektedir. Armstrong’a (2000) göre bugün, çoklu Zekâ Kuramı’nı program geliştirmede kullanmanın en iyi yolu, öğretilecek konunun bir zekâdan diğerine nasıl uyarlanabileceğinin düşünülmesidir. Başka bir deyişle asıl sorun, dildeki sembol sistemlerin resim, beden, müzik, mantık, sosyal ve özedönük zekâlarla bağlantılarının nasıl kurulacağıdır (Demirel, 2005). O hâlde, önemli olan, bir zekâ alanının diğer zekâ alanları ile nasıl bütünleştirileceği sorunudur (Baş, 2010a). Bu yüzden, eğitim programlarının içerik boyutunun tematik bir yaklaşımla bütünleştirilerek, her dersin ve konu alanının içerisinde bir bütün oluşturacak bir şekilde yapılandırılması gerekecektir. Bunların yanında, Çoklu Zekâ Kuramı’nın program geliştirme süreçlerine yansıtılması aşamasında, bazı farklı modeller de gündeme gelmektedir. Bu modellerin ise daha çok bütünsel bir modeli teşkil ettiği gözlenmektedir.
    Çoklu Zekâ Kuramı; zekânın tek bir boyutta olmadığını, aksine her bireyin farklı derecelerde, çeşitli zekâlara sahip olduğunu öne sürmektedir (Gardner, 1993a, 1993b; Armstrong, 2000; Campbell & Campbell, 1999; Baş, 2009). Bireylerdeki bu zekâları ortaya çıkarabilecek yegâne kurum ise “okul”dur (Baş, 2010b). O yüzden, özellikle, eğitim programlarını geliştirme noktasında okullara daha fazla özerklik verilerek öğretmenlerin birlikte işbirliği hâlinde çalışmaları ve zeka modellerine uygun bir biçimde okullarının farklı karakteristik özelliklerini de dikkate alarak okullarının eğitim programlarını geliştirmeleri gerekmektedir. Böylesi bir model, okul temelli girişimciliği ve gelişmeyi de etkileyebileceği gibi, öğretmenler arasındaki işbirliğini artıracağı ve öğrencilerin farklı zekâlarını gözetir cinsten etkinliklerin yapılması ve konuların derinlemesine öğrenilmesini sağlayacaktır.Ayrıca okul ortamının fiziki şartlarının da çoklu zekaya göre ayarlanması gerekmektedir.Fiziki şartlar uygun hale getirilmedği sürece çoklu zekayı uygulama imkanı kalmayacaktır.Ülkemizin köy okullarını düşündüğümüzde çoklu zekanın köylerde uygulanma imkanı kalmadığını görmekteyiz.İmkanlar iyileştirildiği zaman daha faydalı olacaktır diye düşünüyorum.

    Sinan ÖZER 01 (unauthenticated)
    Nov 11, 2012

    Bilgi bir birikimdir bence nesilden nesile aktarıldıkça iyi yönleri gelişir, iyi olmayan yönleri ise körelir. Gelişmiş ülkelerin hepsi geçmişte yaptığı hatalardan ders çıkararak hata oranını en aza indirmek için uğraşıyorlar. Fakat bizim Milli eğitim camiasi geçmişten bir türlü ders çıkaramıyorlar. Bir şey değişeceği zaman kökten değiştirmeye çalışıyorlar. Eski sistemin kötü yönlerini almayalım iyi yönlerini de geliştirelim diyen hiç kimse yok heralde. Halbuki şöyle geriye baktığımızda ecdadımız eğitimde zirve yapmış. Küçük yaşta eğitilen Fatih Sultan Mehmet Han 21 yaşında çağ değiştirmiş. Bu insanın nasıl eğitim aldığını neden araştırmıyoruz biz? Bence gözümüzü yurt dışına çevireceğimize ecdada çevirelim bence.

    NİHAT ACAR (unauthenticated)
    Nov 12, 2012

    Amerika Birleşik Devletleri’nde son eğitim stratejiyle ilgili çalışmalar gözden geçirilirken Mc Kanzy şöyle bir rapor sunmuş: Diyor ki, “Amerika Birleşik Devletleri’nin ortaöğretiminden mezun bir öğrencinin sahip olduğu bilgi ve kabiliyetler, şayet Kanada ve Finlandiya’daki ortaöğretimden mezun olan öğrencilerin sahip olduğu bilgi ve kabiliyetlerle eşit olsaydı, bugün Amerika Birleşik Devletleri’nin gayrisafi milli hasılası yüzde 9 ila yüzde 16 daha büyük olacaktı” o zaman şunu söyleyebiliriz: Türkiye’de orta öğretimden mezun olan çocuklarımızın bilgi ve yetenekleri dünyanın bizim önümüzde olan, Finlandiya, Kanada, Güney Kore, Japonya, Singapur gibi birçok ülkesinin ortaöğreniminden mezun olan çocuklarının bilgi ve kabiliyetlerine eşit olsaydı bizim gayrisafi milli hasılamız acaba kaç katı fazla olacaktı, hiç hesap edildi mi? Bizim kaybettiklerimiz eğitim sisteminin böylesine kalıplaşmış ve tek tip insan yetiştirmeye dayalı yaklaşım tarzının bu ülkeye verdiği zararı şimdiye kadar hiç kimse hesap etmedi.

    BÜLENT İNANDI (unauthenticated)
    Nov 12, 2012

    Değerli arkadaşlar ülkemizin kanayan yarasıdır eğitim. Birileri çıkmadı ki; bu problemi çözmeden bana uyku haramdır diyen, diyar diyar dolaşıp uzaktan izlediğinin film olmadığının farkına varan, üstesinden gelemediğini dillendirerek başkalarından yardım isteyen, ben değil biz diyen, oturduğu koltuğu babasından kalan bir miras olarak görmeyen, kendini milletin efendisi olarak görmeyen birileri gelecektir ki işte o zaman 4+4+4=0 gibi bir sonuca değil gerçekten anlamlı bir sonuca ulaşılacaktır.(Karanlığı aydınlatmak için önce kendi aydınlığımızın varlığından haberdar olmalıyız.)
    Başta Rıza Hocam olmakla birlikte tüm yüksek lisans yapan arkadaşlarıma kendi adıma teşekkür ediyorum. İyi ki varsınız iyi ki birlikte ilerliyoruz. Saygılarımla

    VEYSEL GÖÇER (unauthenticated)
    Nov 15, 2012

    Şimdiye kadar herkes eğitim sistemini eleştirdi. Eleştiriler bence haklı. Ama gözden kaçan bir nokta var ki o da öğretmenlerin büyük çoğunluğunun kendini geliştirmemesi. Lisans bilgileri ile emekli olana kadar idare eden çok öğretmenimiz var. Bu tarz öğretmenlere hangi sistemi getirirsen getir sonuç hep aynı olur:00000…Ya da kendini geliştirmek isteyenin önünü kapatan idareci ve meslektaşlarımız sayısı azımsanmayacak kadar çok.
    Kendi çapımda sözlü bir anket yaptım.30 öğretmene “Yüksek Lisans yapmak istiyorum.Bunun için İngilizce öğrenmem lazım.İngilizce Kursuna yazılacağım.Hocam bu konuda fikrini alabilir miyim?” diye sorular sordum.
    Cevap: 30 öğretmenden 29 u “Hocam yapamazsın. Bitirince ne olacan.Ya bu yaştan sonra ne yüksek lisansı , ne İngilizcesi, onları zamanında yapacaktın bu yaştan sonra olmaz .(Yaşım 30). Başka işin yok mu hocam gibi cevaplar geldi. Maalesef bunu söyleyen öğretmenlerin yaş aralığı 30-40. Sadece bir öğretmen arkadaş destek verdi.
    Bu ülke hangi sistemi getirirse getirsin öğretmenler kendini yenilemedikçe hiçbiri olumlu sonuç vermez.

    NECATİ GEMALMAZ (unauthenticated)
    Nov 16, 2012

    OKUDUĞUM YAZILARDAN BİR SONUÇ:
    Yazı tema olarak “misyonsuzluk” üzerine kurulmuştur. Yani kurumlar; varlar, öğrenci alıyorlar, unvanlar verip mezun ediyorlar ama toplumun beklentisini, bilimin beklentisini karşılayamıyorlar. Ne kurumlar ne de mezunlar bu karşılamayı yani ihtiyaç duyulan gelişimi gösteremiyorlar. Bunu anlamak ise çok zor olmuyor: çünkü yurt dışındaki üniversitelere bakıldığında üniversitelerin kendisine çizdiği misyona uygun tipler yetişmektedir. Ülkemizin bilim, eğitim ve kültür düzeyinin dünya milletleri arasındaki yeri bu durumu gösterir. Dünyadaki ilk 500 üniversite arasında en iyi rakam 10 Türk üniversitesinin olduğudur. Bir yerde bu sıralamayı eleştirebiliriz. Çünkü; bölümlere yerleşen öğrenciler amaçlarını belirlemeden bölümlere yerleşmişlerdir ve durum “uzmanlaşmayı” engelleyecektir. Bu bilinçsiz ve rastgele tercih zevksiz ve eğitimin yarattığı sıkıntılara katlanamama gibi nedenlerle “ruhsuz eğitimler” yaratmaktadır. Eğitim fert için zevkli ve faydalı hale getirilmesinde en önemli faktör eğitim politikasının değişmesi ve neticesinde ülkenin siyasi, ekonomik, askeri ve kültürel ihtiyaçlarını karşılayacak bir programın yapılmasıdır. Bu programı ancak bu amaçla bir araya gelmiş bağımsız bir üst kurul gerçekleştirebilir. Kurulun asıl amacı kısa vadede bizi istenen amaca ulaştıracak “uzmanlar” yetiştirmesi olmalıdır. Bu kurul yükseköğretim kurumlarının kendini planlamasında yardımcı olmalı ancak onları yapacakları özel çalışmalar çerçevesinde kendi istedikleri kadroları toparlamalarına müsaade etmelidir. Kadroların kurulmasında üniversitenin kendine koyduğu misyonu gerçekleştirebilecek kişiler alınmalı ve bu özel çalışmaları yapacak özel insanlarla (professiyonellerle) çalışılmalıdır. Hatta ücretlerini yaptıkları çalışmalara ve üniversitenin misyonuna hizmetlerine göre almalıdırlar. Yurtdışına öğrenciler gönderilecekse amaçlı gönderilmesi gerekmektedir. Belli bir amaç doğrultusunda gidilmeyince aynı tip yetişmektedir ve bu tip öğrenciler Türkiyedeki bilim çalışmalarına uyum sağlayamadıkları gibi ancak yurda dönüşlerinde Türkiye deki bir çalışmanın peşine sürülmektedirler. Bütün bu tespitlerin yanında üniversiteler bilgi ağlarına hakim olmalılar. Bu bilgi ağlarını kullanmanın yanında kendi bilgi ağlarını kurmalılar ki bilgiyi yorumlama güçleri olsun. Etki alanlarını kendileri belirlesinler.

    (unauthenticated)
    Nov 17, 2012

    Sıradan öğretmen ne yapacağını söyler
    İyi bir öğretmen açıklar
    Üstün bir öğretmen gösterir
    En büyük öğretmen esin verir.
    W.A.Ward

    Eğitim, anne kucağında başlar; her söylenilen kelime, çocuğun şahsiyetine konan bir tuğladır.

    SİBEL DUYMAZ
    Nov 18, 2012

    Veysel Hocam dediğinizin büyük bir bölmüne katılıyorum. Maalesef insanlarımız erken yaşta bunama hastalığına yakalanıyor. Bilgiye ulaşmanın ve yeni bilgiler öğrenmenin hayat boyu süren bir deneyim olduğunu değil, sadece üniversite mezunu olup bir iş buluncaya kadar olması gereken bir zorunluluk gibi algılıyorlar. Halbuki ölene kadar ilim öğreniniz gibi değerli bir sözü kulak ardı etmeseler kendilerine çevrelerine de yaşama sevinci yaycaktır bu insanlar. Siz sanırım kendi okulunuzdaki öğretmen arkadaşlarınızdan beklediğiniz desteği görememişsiniz İngilizce öğrenimi konusunda. Ancak bu konuda ben şanslıyım sanırım. Belki kimse yüksek lisans için destek olmadı ama; ben yüksek lisansa başlayınca okulumuzdaki iki idarecimiz de yüksek lisans yapmaya karar verdi. Bu noktada rol model olduğum için kendimi mutlu hişssediyorum.Bırakın insanlar sizi cesaretlendirmesin. Siz onlara yeni ufuklar yeni kapılar açın.Onlar sizin cesaretinizden cesaret, gücünüzden güç kazansınlar.Saygılarımla...

    NECATİ GEMALMAZ (unauthenticated)
    Nov 19, 2012

    20 KASIM DÜNYA ÇOCUK HAKLARI GÜNÜ: "DÜNYADAKİ TÜM ÇOCUKLAR MI?" DİYE SORAMADAN EDEMİYORUM. SÖMÜRÜ HER YERDE..."NEDEN MUTLU ÇOCUKLAR" DEYİNCE AKLIMA YEŞİL GÖZLÜ, SARI SAÇLI ÇOCUKLAR GELİYOR.AFRİKALI ÇOCUKLARI ELLERİNDE LAPA PRİNÇ PİLAVI HAYAL EDİYORUM, GAZZEDE PARÇALANMIŞ,SURİYEDE SÜRGÜN; BİR ÇADIR İÇİNDE...ÇOCUK HAKLARI SÖYLEYECEK ÇOK SÖZ VAR.

    Sinan Özer(büyük) (unauthenticated)
    Nov 20, 2012

    Geçen yorumları okuyordum Sinan Özer yorumu okuyorum ve bunu ben mi yazdım diyerek epey düşündüm...işin komiği halen çok net karar vermiş değilim...:D

    SİBEL DUYMAZ
    Nov 21, 2012

    "İş yerinde günlük iş modu" fotoğrafınız oldukça başarılı Rıza Hocam. İnsanlar belki sadece para kaynağı olarak görüyorlar işi. Ancak seçtiğiniz iş zamanla hayatınz, hayat tarzınız, cümleleriniz, düşünce yapınız olur. Çünkü hayatınız büyük bir bölümü işte geçer.Ancak doyum aldığınız bir işle meşgulseniz verimli olabilirsiniz. Aksi takdirde sadece zamanı harcamış, günlerinizi tüketmiş olursunuz.Bizim toplumumuzun en büyük sorunlarından biri bu olsa gerek.Sevdiği işi yapan, ideallerini çok küçük yaşlarda belirleyip o yolda ilerleyen insan sayısı; toplumumuzun ekonomik, kültürel,siyasi ve sosyal yapısındaki bir takım altyapı eksikliklerinden dolayı bir elin parmakları kadar azdır. Çoklu zeka kuramı, yapılandırmacı öğrenme modeli gibi kuramlar eğitim sistemimize yeni bir soluk getirmiş ve ilerleyen zamanda iş seçimi konusunda yol gösterecek kılavuzlar niteleğine bürünmüştür. Gerçekten öğrencilerimizin hayatlarında alacakları en önemli karar ,ilerleyen yaşlarda iş seçimleri olacaktır.Birey değer yaratabileceği alanı fark edip, o doğrultuda kendini geliştirmişse iş hayatında başarılı olabilir. Ancak doğru bir seçim değilse, hayatı boyunca her pazartesi mutsuz bir yüz ifadesiyle işe gidecek ve her cuma gününü sabırsızlıkla bekleyecek. Ve bu kısır döngü "O" gerçeği farkedene kadar devam edecek.

    SİBEL DUYMAZ
    Nov 22, 2012

    CEYLAN’ A
    Bakışlarından tanıdım sınıfa ilk girdiğim anda;
    Mahcuptu ve göz süzerek bakıyordu bana.
    Utanıyordu nedense, köy çocuklarına has o masumluğu vardı çehresinde.
    O hepsinden farklıydı.
    Tüm öğrencilerime aynı sevgiyi duysam da; “çünkü onlar çocuklardı”,
    Sanki onu daha çok korumam, daha çok sakınmam gerekiyordu diğerlerinden;
    Hayatın ona karşı hoyrat olduğunu anlıyordum,
    Nasır tutmuş ellerinden.
    Ama küçücük yüreğinde güneş gibi parlayan umutları;
    O sevgi dolu, ışıl ışıl bakan gözlerinde, yaşama sevinci vardı.
    O, benim güzel öğrencim CEYLAN’ dı.
    İyi ki köy öğretmeni oldum dedirtendi o.
    Ahırdan yapılmış tek göz odada kalan,
    Akşamları aç yatsa da sabahları tok kalkan,
    Kapkara gözleri, sıcacık gülümsemesi, al al yanaklarıyla,
    Tüm evrene umut dağıtandı.
    Çalışkan, gözü tok, onurlu, güzel insanların olduğu umudunu yeşertendi.
    O bir çoban kızıydı,
    Dürüst, inançlı, sevgi dolu,
    O ceylan gözlü CEYLAN’ dı.
    Köy öğretmeni olmak, saflığı, samimiyeti, insanlığı, sıcaklığı tatmaktı. Doğu hizmetini yaparken asla unutmayacağım güzellikleri yaşatan öğrencilerime; ve bu şiiri yazmama vesile olan güzel öğrencim Ceylan’ a sonsuz teşekkürler.
    KALBİ GÜZEL TÜM MESLEKTAŞLARIMIN, 24 KASIM ÖĞRETMENLER GÜNÜNÜ EN İÇTEN DİLEKLERİMLE KUTLUYORUM.

    Ahmet Levend ÇOLAK (unauthenticated)
    Nov 22, 2012

    ''İş yerinde günlük iş modu''Bence bulunduğun yer ve yaptığın iş önemli bu modlara girmek bir bakıma bizim elimizde.İşimi severek yapıyor ve arkadaşlarımla iletişimi güzel kurmuşsam sıkıntı yok demektir.Ama meslek hayatımda fotoğrafı fazlasıyla yaşadığım zamanlar oldu.Hafta boyunca hep pazartesiyi yaşadığım zamanlarımda oldu.Ama çok şükür şimdi hep haftasonu modundayım.
    Sayın Hocam fotoğrafa başka bir açıdan bakarsak ''hayat modu''şeklinde algılayabiliriz.Pazartesi dünyaya gelirken ağlamayı,diğer günler hayatımızdaki inişler-çıkşıları,sevinçler,ağlamalar ve final pazar(Veda şaşkınlığı)... saygılar

    Gaye Hösükoğlu (unauthenticated)
    Nov 22, 2012

    Necati hocamın yorumundan etkilenerek suanda YÖK'ün yeni yasa tasarısıyla ilgili olarak Abbas Güçlü'nün köşe yazısı aklıma geldi ve bazı çıkarımlar yaptım. Toplumun bilimin beklentisinin karşılanmamasında en büyük sorunlardan biri de bu akademide dil şartı olmasıdır. Tabi ki İngilizce suanda evrensel bir konumdadır ancak bunu ölçebilen sınavın KPDS veya ÜDS olması biraz sıkıntılıdır. İnsanlar İngilizce öğrenmek için ayrı kurslara ÜDS gibi sınavlara hazırlanmak için ise başka kurslara gitmektedirler. Akademik kariyer basamaklarında İngilizce bilmekte ki amaç başka alanlarda yapılan çalışmaları anlamak, kendimize kaynak edinmek, belki de ulusal bir çalışmada konuşmacı olarak bulunmaktır ancak sınav sürekli zorlaşmaktadır ve yeterli puanları alamayanlar başarısız sayılmaktadır. Yapılan bilimsel yayınlar, bu işin yapılabildiğini göstermez mi? ÜDS’den veya diğer dil sınavlarından yüksek puan alanlar daha düşün puan alanların yapmış olduğu yayınları belki de yapamıyor veya tersi de mümkün. Sonuç kısmına baktığımda ise Necati Hocama katılıyorum son zamanlarda sınavlar hakkında çıkan dedikodularda insanların güvenini beklentisini kırdı. Uzmanlaşmak isteyen insanların motivasyonlarını düşürdü. Sınavların bağımsız bir üst kurulla olması gerektiğine inanıyorum. Daha bu konuda yazacak çok şey var belkide ama köşe yazısını okumak isteyenler içinde link veriyorum.
    http://gundem.milliyet.com.tr/yeni-yok-yasasi-ve-dil-baraji-1-/gundem/gundemyazardetay/20.11.2012/1629732/default.htm
    http://gundem.milliyet.com.tr/yeni-yok-yasasi-ve-dil-baraji-2-/gundem/gundemyazardetay/21.11.2012/1630297/default.htm

    Gaye Hösükoğlu (unauthenticated)
    Nov 22, 2012

    Sibel Hocam dediklerinize katılıyorum ama eklemek istediklerim var. İş seçimi yeterli olmuyor insana. Kendiniz için çok doğru bir mesleği edinmiş, şevkle yapmak için elinizden geleni yapıyorsunuz ama burada bulunduğunuz ortamında çok etkisi var. En sevdiğin işi yaptığında bulunduğun ortamda huzursuzluk varsa bu gelip sizi de buluyor. Çok acı ama o çevredeki insanların çeşitli özellikleri sizi o işten soğutmaya sebep bile olabiliyor. Hayatta herkes kendince bir yol çiziyor ve az-çok sevdiği işi yapıyor. Çünkü insanlar çoklu zeka kuramına göre her çeşit zekaya sahiptir ve aslında her işi yapabilecek gücü de bulunmaktadır tabi ki doğru yönlendirmeyle... İnsanlar bir seçim yaptıktan sonra bunu ''nasıl severek yapabilirim? ''e dönüştürmelidir ki ve bu konuda insanlara kişisel gelişim gibi özel bir eğitim verilmelidir bence. O zaman insanların bakış açısı değişecek ve herkesi olduğu gibi kabullenip, bireysel farklılıkları her açıdan anlayışla karşılayacaktır. İnsanlar zaten bir yere emek vererek geliyorlar ve bir süre sonra istediği tek şey aslında huzur oluyor. Bunun da yolunun anlayıştan geçtiğini düşünüyorum.

    Rıza Ülker
    Nov 22, 2012

    Sibel şiir çok güzelmiş. Paylaştığın için Teşekkürler. Güzel yazmışsın...

    Dr. Rıza Ülker

    mehmet emin kalgı (unauthenticated)
    Nov 23, 2012

    Kainatta mükemmellik yoktur, tıpkı insanda olduğu gibi; yani her zaman bir kusuru vardır. Yalnız insanların en iyisi olunabilir. Bu da ancak bilgili insanlarda görülen bir meziyettir. Bu konuma ulaşılabilmesi için de kişi kendini sürekli eksik ve kusurlu görmeli. Onun eksikliklerini bilmesi için de eleştiriyi kabul ve hoş görmeli. Hatta ödüllendirmelidir. Böylece kişi eksiklerini görür ve gelişmeye bir adım daha ilerler. Bu da mükemmelliğin başlangıcıdır; fakat çok insan vardır ki kusurlarını öğrenmek ister. Eksiklerini keşfettiği zaman da en iyi tepkisi kalp kırmakla olur. Gurura kapılır ve beğenme felsefesini yapar. En mükemmel insan kendinden sürekli kusur arayandır.

    mehmet emin kalgı (unauthenticated)
    Nov 25, 2012

    BIRAKIN KEŞFETSİNLER
    Birçok ebeveyn küçük çocuklarının oyun oynarken ya da dünyayı keşfederken izledikleri yöntemler karşısında hayrete düşmüştür. Okul öncesi çocuklar tıpkı birer küçük bilim adamı gibidir. Geçtiğimiz ay Science dergisinde bu konuda, yani okul öncesi çocukların öğrenme biçimiyle ilgili bir makale yayımlandı. Makalede ele alınan birkaç örnek, geleneksel çocuk eğitimine eleştirel bir bakış niteliğinde.
    Çalışmayı yürüten Psikolog Alison Gopnik, küçük çocukların zamanlarının çoğunu deneme yanıma yöntemiyle çevrelerini keşfetmekle geçirdiğini ve bize karmaşık görünen olguları çabucak kavrayıverdiklerini vurguluyor. Gopnik, çeşitli çalışmaların küçük çocukların, örneğin makinelerin nasıl çalıştığını çeşitli varsayımlar üreterek ve deneme yanılma yöntemiyle bulabildiğini belirtiyor.
    Gopnik, yetişkinlerin çocuklarının davranışlarını gözlerken müdahaleci olmaktan kaçınmalarını tavsiye ediyor. Çünkü herhangi bir şekilde yetişkinin müdahalesi ya da katkısı olduğunda çocuklar kendi “araştırmalarını” bir kenara bırakıp yetişkinlerini dinlemeyi tercih ediyor. Gopnik bu durumla ilgili “ gıcırdayan oyuncak deneyini” örnek gösteriyor. Bu deney şöyledir: Öğretmen yanlışlıkla bir oyuncağı çarpar ve oyuncaktan bir gıcırdı gelir. Öğretmen bir şey söylemeden odadan çıkar ve çocuk oyuncakla yalnız kalır. Çocuk önce oyuncağı gıcırdatır ama oynamaya devam ederek onun başka özelliklerini de keşfeder. Ancak öğretmen “bir oyuncak” dedikten sonra oyuncağı gıcırdatıp çocuğa verdiğinde, çocuk öğretmen gibi oyuncağı gıcırdatır ama daha fazla ilgilenmez. Yani çocuğa bir şey öğretmeye çalışmak ters teper. Bu, çocuk eğitiminin ne kadar hasah bir konu olduğunu gösteren güzel bir örnek.
    Bebeklerinse inanılması güç bir istatiksel algısı var. Kanada’da sekiz aylık bebeklerin üzerinde yapılan bir deneyde içinde çok sayıda beyaz, birkaç tane da kırmızı top bulunan bir kutu kullanılmış. Önce kutunun içindeki topların tamamı, ardından da kutudan toplar teker teker çekilerek bebeklere gösterilmiş. Çekilen topların çoğunlukla kırmızı olduğu durumda bebeklerin toplara daha uzun süreyle baktığı, yani durumu” şaşkınlıkla izlediği” gözlenmiş. Araştırmacılar bebeklerin bir şekilde kutudan çekilen topların çoğunun beyaz olması gerektiğini anladığı, üst üste çekilen kırmızı topların onları şaşırtığı sonucuna varmış. Buradan çocukların çevrelerinde gelişen olayları algılayacak donanıma sahip olduğu sonucu çıkarılabilir.
    Gopnik, çalışmasının sonucunda okulöncesi eğitimde fazla öğretici yaklaşımında uzak durulması gerektiğini söylüyor ve eğitimcilere bir tavsiyede bulunuyor:” Bırakın küçük bilim insanları oynasın. Dünya onlara öğrenmek isteyecekleri her şeyi öğretecektir.”

    Sinan ÖZER 01 (unauthenticated)
    Nov 25, 2012

    DOKTORA TEZİ (Fıkra)
    Bir Tavşan önüne bir daktilo almış, tak tuk tak tuk birşeyler yazıyor.
    Oradan geçen bir Tilki:
    - Hey Tavşan, ne yazıyorsun?
    - Doktora tezimi yazıyorum.
    - Ha öyle mi, çok güzel, ne hakkında?
    - Tavşanların Tilkileri nasıl yedikleri hakkında.
    - Yok canım, olur mu öyle şey, hiç Tavşanlar Tilki yerler mi?
    - Olur canım, gel istersen, sana ispat edeyim.
    Beraberce Tavşanın yuvasına girerler. Biraz sonra Tavşan tek başına çıkar ve yine daktilosunun başına geçer, tak tuk birşeyler yazmaya devam eder.
    Daha sonra oradan geçen bir Kurt, Tavşanı görür.
    - Hey Tavşan, ne yazıyorsun?
    - Doktora tezimi.
    - Ne hakkında?
    - Tavşanların Kurtları yemesi hakkında.
    - Yayınlamayı düşünmüyorsun herhalde, buna kim inanır?
    - Gel istersen göstereyim...
    Yine beraberce yuvaya girerler. Tavşan biraz sonra tek başına dışarı çıkar.
    Tavşanın yuvasını merak mı ettiniz ? Manzara şudur:
    Bir köşede Tilkinin kemikleri... Bir köşede Kurdun kemikleri...
    Diğer köşede ise TAVŞANIN DOKTORA DANIŞMANI ASLAN, kürdanla dişlerini temizliyor!
    ANA FİKİR VE SONUÇ:
    Doktora tezi yapmak için, tezin ne olduğunun önemi yoktur. Konunun da önemi yoktur.
    Önemli olan, tez danışmanıdır ....

    mehmet emin kalgı (unauthenticated)
    Nov 25, 2012

    BIRAKIN KEŞFETSİNLER
    Birçok ebeveyn küçük çocuklarının oyun oynarken ya da dünyayı keşfederken izledikleri yöntemler karşısında hayrete düşmüştür. Okul öncesi çocuklar tıpkı birer küçük bilim adamı gibidir. Geçtiğimiz ay Science dergisinde bu konuda, yani okul öncesi çocukların öğrenme biçimiyle ilgili bir makale yayımlandı. Makalede ele alınan birkaç örnek, geleneksel çocuk eğitimine eleştirel bir bakış niteliğinde.
    Çalışmayı yürüten Psikolog Alison Gopnik, küçük çocukların zamanlarının çoğunu deneme yanıma yöntemiyle çevrelerini keşfetmekle geçirdiğini ve bize karmaşık görünen olguları çabucak kavrayıverdiklerini vurguluyor. Gopnik, çeşitli çalışmaların küçük çocukların, örneğin makinelerin nasıl çalıştığını çeşitli varsayımlar üreterek ve deneme yanılma yöntemiyle bulabildiğini belirtiyor.
    Gopnik, yetişkinlerin çocuklarının davranışlarını gözlerken müdahaleci olmaktan kaçınmalarını tavsiye ediyor. Çünkü herhangi bir şekilde yetişkinin müdahalesi ya da katkısı olduğunda çocuklar kendi “araştırmalarını” bir kenara bırakıp yetişkinlerini dinlemeyi tercih ediyor. Gopnik bu durumla ilgili “ gıcırdayan oyuncak deneyini” örnek gösteriyor. Bu deney şöyledir: Öğretmen yanlışlıkla bir oyuncağı çarpar ve oyuncaktan bir gıcırdı gelir. Öğretmen bir şey söylemeden odadan çıkar ve çocuk oyuncakla yalnız kalır. Çocuk önce oyuncağı gıcırdatır ama oynamaya devam ederek onun başka özelliklerini de keşfeder. Ancak öğretmen “bir oyuncak” dedikten sonra oyuncağı gıcırdatıp çocuğa verdiğinde, çocuk öğretmen gibi oyuncağı gıcırdatır ama daha fazla ilgilenmez. Yani çocuğa bir şey öğretmeye çalışmak ters teper. Bu, çocuk eğitiminin ne kadar hasah bir konu olduğunu gösteren güzel bir örnek.
    Bebeklerinse inanılması güç bir istatiksel algısı var. Kanada’da sekiz aylık bebeklerin üzerinde yapılan bir deneyde içinde çok sayıda beyaz, birkaç tane da kırmızı top bulunan bir kutu kullanılmış. Önce kutunun içindeki topların tamamı, ardından da kutudan toplar teker teker çekilerek bebeklere gösterilmiş. Çekilen topların çoğunlukla kırmızı olduğu durumda bebeklerin toplara daha uzun süreyle baktığı, yani durumu” şaşkınlıkla izlediği” gözlenmiş. Araştırmacılar bebeklerin bir şekilde kutudan çekilen topların çoğunun beyaz olması gerektiğini anladığı, üst üste çekilen kırmızı topların onları şaşırtığı sonucuna varmış. Buradan çocukların çevrelerinde gelişen olayları algılayacak donanıma sahip olduğu sonucu çıkarılabilir.
    Gopnik, çalışmasının sonucunda okulöncesi eğitimde fazla öğretici yaklaşımında uzak durulması gerektiğini söylüyor ve eğitimcilere bir tavsiyede bulunuyor:” Bırakın küçük bilim insanları oynasın. Dünya onlara öğrenmek isteyecekleri her şeyi öğretecektir.”

    mehmet emin kalgı (unauthenticated)
    Nov 25, 2012

    MADDENİN HALLERİNİN DRAMI
    Bir varmış bir yokmuş. Bir zamanlar birçok yerde birçok su zerreciği varmış. Bu su zerrecikleri tuzlarla, topraklarla, kireçlerle birlikte yaşarmış. Bu suları ağaçlar, kuşlar, çiçekler, böcekler, inekler çok sever çokça da içermiş. Bir sabah güneş doğmuş, doğmuş; ama çok kızgın doğmuş ve her yeri de kasıp kavurmuş. Su zerrecikleri bu sıcaklığa dayanamamış ve bu duruma da kızıyorlarmış. Kızıp balon gibi de şişiyorlarmış üstüne üstelik. Sinirlendikleri için de birbirinden kızıp uzaklaşıyorlarmış. Balon gibi şiştikleri için de hafifleyip havaya doğru yükselmeye başlamışlar. Kireci, tuzu ve onları seven herkesi bırakıp saf olarak gökyüzüne doğru her biri salına salına yükselmeye başlamışlar. Gökyüzünde hem serinlemişler hem de dinlemişler biraz. Kızgınlıkları geçinceye kadar gökyüzünde dolaşmışlar. Bu suyun gaz haliymiş. Çünkü kendisine öyle bir isim vermişler. Aynı zamanda kızgınlıkları geçince de bir araya gelirlermiş. Yani bulut olurlarmış hep birlikte.
    Gökyüzünde bir süre dolaşan suların sinirleri yatışmış ve eski dostlarını çok özlerlermiş. Çok gökyüzünde kaldıkları için üşümüşler, üşümüşler ve çok da üşümüşler. Birbirlerini sıcak tutmak ve hasretlerini gidermek için bir araya gelmeye başlamışlar. Birbirlerine de sarılmışlar. Bu su zerrecikleri birbirlerine sarıldıkları için de ağırlıkları artmış ve hava onları taşıyamama durumuna gelmiş. Ağırlıklarından dolayı hızla yere düşmeye başlamışlar. Yağmur olarak yere inmiş. Tüm kuşlara, hayvanlara, bitkilere ve insanlara hayat kaynağı olmuş. Buna da maddenin sıvı hali ismini vermişler.
    Bir kısmı da daha yüksekteymiş ve daha çok soğumuşlar. Soğumuşlar soğumuşlar bir araya gelme ihtiyaçlarını duymuşlar. Kar haline dolu haline gelmişler. Onları da hava taşıyamamış ve hızlıca yere inmiş. Buna da bir isim bulmuşlar arkadaşları. Buna da maddenin katı hali denmiş.
    Çocuklar masalımız burada bitti. Sizce maddenin başka hali var mı araştırınız?

    VEYSEL GÖÇER (unauthenticated)
    Nov 26, 2012

    Sinan Özer(01) çok güzel bir fıkraydı.

    (unauthenticated)
    Nov 26, 2012

    Rıza Hocam, değerli yorumunuz için çok teşekkür ederim.

    Rıza Ülker
    Nov 26, 2012

    Sinan, fıkrayı çok beğendim. Bayağı paylaştım.

    Selam,

    Riza

    SİBEL DUYMAZ
    Nov 26, 2012

    İş ortamındaki çalışanların; motivasyonu arttırdığı ya da azalttığı gerçeğine ben de katılıyorum Gaye. Ancak inandığın ve değer verdiğin bir işle meşgulsen; olumsuz tutum ve davranış içerisinde olan insanlar seni daha az etkiliyor. Ya da dediğin gibi kişisel gelişimine önem veren, kişiler arası diyaloğunu geliştirmiş bir bireysen sorunlara çözüm odaklı bakabiliyorsun.
    Mehmet Hocam, çocukların keşfetmesi konusunda gözlem halindeyim. Gerçekten müdahale edilmeyen çocuklar daha yaratıcı ve meraklı oluyorlar. Ayrıca Rıza Hocamın 2. kız çocuğunu kırtasiye malzemesiyle geç tanıştırdığını duymuştum. Kalem kağıtla erken yaşta tanışmadığı için, okul özlemini daha yoğun yaşadığını da… Bence çok doğru bir yöntem. Çocuk öncelikle somut materyallerle meşgul olmalı küçük yaşlarda. Ancak çocuklarını kreş ya da anaokuluna gönderen annelere soruyorum. Maalesef Gaziantep’ teki bir çok okulda çok erken yaşta, çocuklara kırtasiye malzemeleri veriliyor. Bu da onların hayatı keşfetmelerine engel oluyor. Erken yaşta okuldan sıkılmalarına, sınırlı düşünmelerine neden oluyor.

    mehmet emin kalgı (unauthenticated)
    Nov 26, 2012

    SÖZE KANAT TAKMAK
    Söz, mana peteğinin en güzel hüzmesi, lisanın sûkut kuyularından çıkıp mana çağlayanında hoş bir seda bulmasıdır.
    Yıllarca söylenegelmiştir bu söz. Peki ne anlam ifade ediyor bu söz. Diyelim ki sözden maksat manaya bir kanat takmaktır. O kanadıysa his tepelerinde veya yeri geldiğinde kalbin zümrüt tepelerinde uçurmak. Evet, söylenegelmiş, dilden düşmemiş bir söz düşünelim. Nasıl uçar bu söz, bunu bir olayla anlamlandıralım. Örneğin, buza yazılmış çok güzel bir söz düşünelim, öyle bir söz ki adeta birer inci, sedef gibi, nakış nakış işlenmiş güzel kaneviçe gibi güzel ve manalı olsun. Değil mi ki bu söz üzerine yazılmış ve daha sonra suya doğru yol almış, peki az önceki o güzelim yazı nereye kayboldu dersiniz, uçtu mu yoksa… İşte yazıya dökülmemiş bir söz ne kadar güzel olursa olsun yazıya geçirilmezse buza yazılmış yazıdan bir farkı olmayacak. Yokluğun kollarına mahkum olacaktır.
    Bizler hep güzel sözlerimizi, hislerimizi yazıyla kalıcı kılmışızdır; çünkü yazının söze hitap eden şekli, yazı mana kelebeğinin kanadının zincirden kurtarıp onu özgür bırakmaktır. Evet, sözlerimizi yazıyla taçlandırırız ve söze edebi bir anlam ve sağlam bir kişilik kazandırırız. Aksi halde yazıya geçmemiş bir söz dilden dile aktarılıp, belki de özünü yitirip hiçliğin dar kuyularına karışacaktır. Söz yazıya geçirildiğinde kalıcılaşır. Yazıya geçmemiş bir söz belli bir zaman sonra kendine bile yabancılaşır, manaya uzak kalır; çünkü söz uçar yazı kalır.
    Mehmet Emin KALGI

    sinan özer(K.Maraş) (unauthenticated)
    Nov 26, 2012

    sinan hocam mesaj alındı....:)

    mehmet emin kalgı (unauthenticated)
    Nov 26, 2012

    BÜTÜN SAATLERİN SAHİBİ OLMAK
    İki bin yıl önce postaneye verilmiş bir mektubu okuyorum. Bir şaire yazılmış bu yüzden hala sıcak. İlk önce Lucilius’un gözlerini yakan bu satırlar bana ulaşana kadar kim bilir kaç göze dokundu, kaç göz kapağını söktü, kaç ruhu uykusuz bıraktı.
    Tarih, kalıptan kalıba döktüğü milyonlarca biblolar gibi yüzyılların raflarına dizerken, o kararlı bir ses tonuyla hap aynı cümleleri fısıldadı:” Saatler vardır ki zorla elimizden alınır. Saatler vardır ki elimizden akıp gider. Hayatın büyük kısmı hiçbir şey yapmamakla, geri kalanını ise yapılması gerekenden başka şeyler yapmakla geçer. Bana bir insan göster ki, zaman küçücük bir değer versin, bir günün anlamını bilsin ve her gün bir parça öldüğünün farkına varsın! O halde dostum, bütün saatlerin sahibi ol! Küpün dibinde kalanını idareli kullanmak iş işten geçtikten sonra tedbir almaktır. Zira sona kalan kısım, yalnız en az kısım değil, aynı zamanda en fena kısımdır.” İmza: Seneca.
    Senca ismini okur okumaz gayri ihtiyari saatime bakıyorum. Metal oku deri kayıştan kurtarıp, bileğimi rahatlatıyorum. Fakat içim rahat değil. Seneca’yla konuşmalıyım. Bu mektubu okuduktan sonra hiçbir şey olmamış gibi davranamam. Bütün cesaretimi toplayıp karşısına çıkmalıyım onun. Zamanın dizginleyecek ok ve kayışın sırını da istemeliyim ondan. Derken, “Hayat da bir öykü gibidir, uzun olup olmadığı değil, iyi olup olmadığı önemlidir!” diye konuşmaya başlıyor Seneca. “İyi yaşamak için acele et ve şunu bil ki, her gün başlı başına bir hayattır.” Diyerek “İYİ” kelimesinin altını iki kere çiziyor. “ İyi yaşamak” denilince sizin aklınıza ne geliyor bilmiyorum, doğrusu ben kime söyledimse bu iki kelimeyi onlardan şu kelimeleri duydum: İYİ evler, İYİ arabalar, İYİ giysiler, İYİ sofralar, İYİ makamlar… Bu iyilerden mi söz ediyordu acaba Seneca? Ona göre İYİ neydi? Mesela iyi evler hakkında ne düşünüyordu:” Samandan bir dam hür insanları barındırırdı; şimdi mermer ve altın tavanlar altında bir köle sürüsü yaşıyor!” Tuhaf! Seneca’nın “iyi” si ile bizim “iyi”miz çelişiyor. O insanın ihtiyacı olan her şeyin tabiatta var olduğunu, ihtiyacı olmayan şeylerin peşine düşen insanın kendi hayatını zorlaştırdığını ileri söylüyor. Bedenlere kölelikle geçirilen bir hayatın “ iyi bir hayat” olamayacağından yola çıkarak şu menzile varıyor.” Çok az şeye sahip olan değil, çok şeyin özlemini çeken insan fakirdir.”
    Zira özlemler bir süre sonra tamahın kırbacıyla gemi azıya alıp çılgınlar gibi koşuyor, önlerine çıkan her şeyi ezip geçiyorlar. Bir zaman tabiatın sunduğunu kardeşçe paylaşanlar, her şeyi kendilerine mal etme adına vaktiyle ok attıkları vahşi hayvanların yerine insan kardeşlerini koyuyorlar. Hırsın parçaladığı bir toplum kimilerinin eline hazineler vermiş gibi görünse de aslında görünmeyen bir yoksulluğun içinde kıvrandırıyor onları. Keşke onlar daha çok şey elde etmek için saldırmadan önce her şeyin ellerinde olduğunu bilseler, kendileri kadar başkaları için de kaygılandıkları günleri, saman çöpleri gibi amaçsızca süründükleri kan nehirleriyle değişmeselerdi. Onlar “iyi hayat” sandıkları bu tercihleriyle farkında olmadan kendi hayatlarına da son verdiler. Çünkü Seneca’ ya göre, kimse için yaşamamak demek, kendisi içinde yaşamamak demekti. Mademki ölüm, hayat ara verse de onu ortadan kaldırmıyordu, mademki ruh ölümsüzdü, iyilik yapmaktan yorulmamalıydı. Tanrı’ ya hoş görünmek isteyen insan İYİ olmak zorundaydı. O’na tapmak, O’nun İYİLİK vasfını örnek almayı gerektiriyordu. Erdem, bir miras değil, çabalayarak ulaşabilecek bir hünerdi ve İYİ olamayan insan kendini mazur görme hakkına sahip değildi asla!
    Zevk ve eğlence düşkünü bir toplumda, Neron gibi imparatorun yanında rolünü oynadı Senaca. Hatipti; ancak söz söyleme hazzının büyük adamları bile doğrudan uzaklaştırabildiğinin farkındaydı. Bilgindi; ancak bilen insanın değil, yapan insanın bahtlı olduğuna inanırdı. Edebiyatçıydı; ancak yakışıklı olmasını değil, gemiciliğini önemserdi kaptanın. Hem ona göre okumak esastı.” Söyle ki söylerken kendin de duyasın. Yaz ki yazarken okuyasın2” derdi dostlarına. Filozoftu; fakat diyalektik oyunlarıyla eğlenecek zaman değildi. Yoksullara, esirlere, hastalara, sakatlara ve başı belada olan tüm talihsizlere yardım olmaydı felsefenin amacı. Devlet adamıydı, “Satrançta vezir, kale, at gibi kıymetli taşları feda etmek; ya müthiş bir oyundur ya da büyük bir aldanış!” diyen. Gladyatör oyunları aleyhine söz söyleyen Romalıydı. Kedere tam teslimiyetle bağlıydı; her şeyde İlahi olanı görenin kaderin yükü altında ezilmeyeceğini söyleyen.
    Ve öğretmendi, öğrencisinin katlettiği. Soysuzlaşmanın eline tutuşturduğu kalemle imzalamıştı Neron hocasının fermanını. Hükme göre Seneca kendi damarını kesecekti evinde. Ne tuhaf! Neron’a hükmetmenin saltanat değil, vazife olduğunu öğretmişti küçüklüğünde. Ne tuhaf’ Neron müthiş bir oyun sanarak harcıyordu veziri.

    ahmet levend çolak (unauthenticated)
    Nov 27, 2012

    '''B L A C K '' i tekar izlemek güzeldi. '''B L A C K '' Karanlıkdan aydınlığa çıkmak, '''B L A C K '' ışık olmak, '''B L A C K '' kanat takıp uçmak, '''B L A C K '' Cübbe olup giymek....

    faruk firaz yıldırım (unauthenticated)
    Nov 27, 2012

    3 idiot filmini ilk defa bugün izledim.çok etkileyiciydi... filmi izlerken birden bu sabah 8.sınıftan sbs'ye hazırlanan bir öğrencinin fen bilgisi sorusunu çözüp arka sayfada cevap anahtarına bakarken rehberlik kısmındaki yazı aklıma geldi. "
    Sabah bir ceylan uyanır Afrika’da.
    Kafasında tek bir düşünce vardır.
    En hızlı koşan aslandan daha hızlı koşabilmek,
    Yoksa aslana yem olacaktır.

    Her sabah bir aslan uyanır Afrika’da.
    Kafasında tek bir düşünce vardır.
    En yavaş koşan ceylandan daha hızlı koşabilmek,
    Yoksa açlıktan ölecektir.

    İster aslan olun,
    İster ceylan olun hiç önemi yok.
    Yeter ki güneş doğduğunda koşuyor olmanız gerektiğini, Hem de bir
    önceki günden daha hızlı koşuyor olmanız gerektiğini bilin.

    Yaşam adlı koşuyu ne kadar güzel anlatmış Afrika atasözü, Bir önceki
    günden daha hızlı koşmak gerekmektedir.
    Çünkü eğer aslansanız,
    Ve en yavaş koşan ceylanı bir önceki gün yakalamışsanız
    Ve bugün bir ceylan yakalamak niyetindeyseniz,
    Artık bilmelisiniz ki en yavaş ceylan sizden daha hızlıdır.
    O halde düne göre hızınızı arttırmanız gerekmektedir.
    Yok eğer ceylansanız
    Ve henüz aslana yem olmamışsanız
    Hızınızı düne göre mutlaka arttırmalısınız,
    Çünkü sıra size gelmiş olabilir.

    Yani…
    Hayat koşusunda, devam edebilmenin tek koşulu var… Dünden daha hızlı
    olabilmek…
    Bakın bakalım şimdi kendi kendinize…
    Ondan, şundan, bundan değil “dünden” hızlı mısınız????" meğer eğitim sistemimiz ne kadarda benziyormuş hindistan eğitim sistemine.

    faruk firaz yıldırım (unauthenticated)
    Nov 27, 2012

    m.emin hocam bir fen bilgisi öğretmeni olarak atmosferde olup bitenleri yağmur, kar ve dolu ve maddenin üç halini yani katı, sıvı ve gaz olayını masalsı bir yazıyla çok güzel somutlaştırmışsınız. sizi tebrik ediyorum. bu yazınızı farklı bir etkinlik olarak bugün 5. sınıf öğrencilerime uyguladım.çok güzel bir hava oluşturdu. çalışmarınızın devamını bekleriz. başarılar

    mehmet emin kalgı (unauthenticated)
    Nov 28, 2012

    teşekkür ederim faruk hocam zaten 21 tane fen konusu böyle masal şeklinde anlatmışım. Amacım tüm fen konularını masalla anlatıp okul öncesi öğrencilerinin seviyesine indirmek ve dersleri somutlaştırmaktır. Turulursa bu çalışmamı devam edecğim. iyi akşamlar.

    ahmet levend çolak (unauthenticated)
    Nov 29, 2012

    Rıza hocam, kalem ve kaset(bant) güzel bir nostalji.Çok kullandım bu ikiliyi.Gençliğimin tek müzik dinleme aracıydı.Bu ikiliye birde teyp gerek.Teyp çalarken kaseti sarar , zorlu bir uğraştan sonra kaset kurtulur, fakat içi dışına çıkmış bir şekildedir.Hemen bir kalem bulunup,kurtarışa devam...Şimdikiler bile bilmiyor bu güzel ikiliyi.Biz mi şanslıyız,yoksa gelecek nesil mi?Bizler parasını verip alırdık kaseti öyle dinlerdik.Şimdiki gibi indirmeler , korsan cd ler yoktu. Hâla saklarım kasetlerimi... saygılar hocam.

    SİBEL DUYMAZ
    Nov 29, 2012

    Yeni nesli bilmiyorum ama Rıza Hocam, kaset ve kalem arasındaki o muhteşem bağlantıyı, çok iyi bilenlerdenim. Kaset sardığı zaman en büyük kurtarıcı olan kurşun kalem, bilumum müzik setinin kıyısında, köşesinde bulundurulurdu.

    Gaye Hösükoğlu (unauthenticated)
    Nov 30, 2012

    Tam Kasımın son günü yorum yazıyorum=)) bütün filmleri izledim ama BLACK' in etkisi daha farklı oldu bende. Diğer iki filmin belkide tarzlarının benzer olması da bu fikre sahip olmamı etkilemiş olabilir. Hatta Black'i izlemeye başladığım ilk anlarda içim sıkılır gibi oldu. Kızın durumuna çok üzüldüm vs ama sonu nasıl olacak diye merak ettim,devam ettim Rıza Hoca'nın tavsiyelerine çok inandığım için ve tabiki hiç pişman olmadım.Yeni filmler içinde şu anda baya heyecanlıyım, bir daha bu kadar geç izlemeyeceğim!! Aynı zamanda Tare Zameen Par'da geçen, belki klişe olan ancak farklı tarzlarda duyduğum, aklımda kalan bir cümle... Dünya ne anlam veriyorsanız odur bakan kişinin gözlerindedir anlamı...

    ahmet levend çolak (unauthenticated)
    Nov 30, 2012

    Üç filmde de aynı ana fikir...İyi bir yol gösterici,iyi bir öğretmen,iyi bir arkadaş...kısaca iyi bir ''ışık'' başarı için yeterli .Ayrıca üç filmi de ikişer defa izledim.Bir şeyler almışımdır inşallah.

    mesut ülkü (unauthenticated)
    Dec 2, 2012

    çok doğru Gaye hocam. Peki şöyle desek: ne gördüğümüz değil, nasıl gördüğümüz önemli...

    Nihat ACAR (unauthenticated)
    Dec 3, 2012

    My name is Khan ve Temple Grandin filmlerini seyrettim,bu filmler de harikaydı...Dünyada iki tür insan var iyi insan ve kötü insan biz iyilerin safında duralım.İbadet kişilere ve yere göre değil inançlara göre yapılır..Allaha yakın olmanın yolu nefret yada savaş değildir kesinlikle sevgidir...Bir kaç güzel cümle paylaşmak istedim...

    Nihat ACAR (unauthenticated)
    Dec 4, 2012

    Farklılıkları ve farklı insanları midemiz kaldırmıyor..Hep kusuyoruz..

    ahmet levend çolak (unauthenticated)
    Dec 5, 2012

    My name is Khan- Temple Grandin filmler güzel.Otizm hakkındas bilgi edinmemi sağladı.Başarmak için hiç bir şey engel değildir,yeterki azimle yola devam edelim.

    NECATİ GEMALMAZ (unauthenticated)
    Dec 9, 2012

    ÇOK GÜRÜLTÜLÜ VE ÇOK YAKIN
    Kendi kendinize sorun bu filmi izlemek ne işimize yarar. Ya da film bitti ve siz neye karar verdiniz? Ben bir Müslümanım ve film insan acısından bahsetmek istemiyor. Eğer bir çocuk, özel bir çocuksa, onun hakkında söylenebilecek sözler bunlar değildir. Eğer amaç yetiştirilecek çocuk tipiyse evet zaman öyleydi bundan sonra daha iyisi olacak.
    Bir defa filmin cast’ı yanlış. Filmin başrol oyuncaları filmin konusuna uygun değil. Sanatçıların geçmiş filmlerinin bu filme taşıyacağı bir etkisi yok ki Hollywood değişik filmlerde aynı rollerde kariyer kazanmış kişileri filmlerde oynatır. Mafya filmlerinde ya bireysel, dominant karakter çekimlerde bu görülebilir. Tom Hanks, Forest Gump ve Er Ryan filmlerinde görülebilir.
    Filmin başında çocuğun bu role uygun olamayacağını düşündüm. Çünkü mimik olarak zayıftır. Ve yüzü çocuksu duyguları yansıtmaktan uzaktır. Ta ki soyunun Almanyalara dayaması yüz ifadesini bende anlamlandırmıştır.
    Film buram buram Yahudilik kokmaktadır. Bazen açık bazen kapalı anlatımlarla Zavallı Yahudi’yi oynamaktadır. Aba Yahudi değil, dini törenden bunu anlamaktayız ama bilim okumasına rağmen kuyumculuk yapmaktadır. Dolaylı bir bağlantı. Çocuk babasını aramaya giderken “İsrail malı bir savaş meselesi” yanına almaktadır. Ve gittiği anahtarcı bir Yahudi’dir.
    Basından 11 Eylül de hiç Yahudi ölmediğini öğrendik. Çeşitli komplo teorileri de vardır. Fakat film bittiğinde içimizde orada Yahudilerin de öldüğünü hissetmedik mi?
    Aradığı Black’ lardan biri özel bir Hristiyan aini yapıyordu. Tanrıyla konuşuyorlardı. Çocuk için özel dua ettiler. Bu 11 Eylülün Hristiyan ve Yahudilere bir gözdağı olarak Müslümanlar tarafından yapıldığını ve ancak birbirlerine destek olabileceklerini işaret ediyor.
    Büyükbaba gerçekten bir zavallıdır. Almandır. 2. Dünya Savaşında ailesini kaybetmiştir. Konuşma yeteneğini de. Yani Nazi’dir. Acımasızdır. Bu acımasızlık yıllar sonra 11 Eylülde ona dönmüştür. Almanlar ile Yahudiler arasındaki ilişki malumdur.
    Film güya çocuk ve acısı üzerine çekilmiştir. Ancak bunu başarmak konusunda bir gayreti yoktur.
    Çocuğa özel şunları deriz: ters düşünmektedir. Her şeyi zıttıyla bilmeye bilmeye çalışmaktan zevk almaktadır. Zekidir. Sistemlidir. Sistemsiz bir iş yapmaktadır. Sistemi kırıldığında durmaktadır. Araştırmacıdır. Kâşiftir. Ancak korku çok sık yaşadığı bir korkudur. Acı çekmeyi kendine zarar vererek ifade edebilmektedir. Ağlamayı kendini ifade ettiğinde yapmaktadır. Zaman kavramı nettir. Kabadır. İletişimde tek taraflıdır. Duygu ve düşüncelerini çekinmeden dile getirmektedir.
    Filmde Black, motif olarak Amerika’daki siyahi kişileri işarettir. Bir ara siyah giydiğinden dedesi sanmıştım. Genelde siyahi vatandaşlar aklımıza getirildi. Neredeyse Amerika’daki her Black’ e yani başka ırklara uğrandı da bir Hintliye bile uğranmadı. O da herhalde New York’ un yeniş yeni büyük şehir olmasından kaynaklıdır.
    Filmde anahtar motifi kullanılması can sıkıcıdır. Çünkü bu motif defalarca kullanılmıştır. Ve kullanılmaktadır. Bu anahtarın çözebileceği hiçbir gizem yoktur. Asıl gizemin yaşanılan serüven olduğunu görürüz. “Mucize” kavramını beklemek yerine mucizelerin içinde olduğumuz imgesini film bize vermeye çabalamaktadır. Fakat anahtar neye ulaştırmıştır (kasada ne vardır= bilmemekteyiz.
    Filmde 666 motifinin kullanılması da tavuğun suyuna 666 defa su eklenmesiyle oluşan nefis tatlı, bulyon bakışlı bir motiftir. 6. Mesaj, kayıp 6. İlçe, 6. Keşif eşitti 666.
    Yine filmde iki sahneden bahsetmek isterim. Amerika’da kaç adam bir kapıyı sırtına alıp parktan geçer. Uzaklaşan kapı. Bir de bataklıktaki kulübe sahnesinde bir uçak ABD bayrağını geçer kulübeye çarpar gibi geçip gider.
    Anneye diyecek söz bulamıyorum. Çok pasiftir. Öyle ki çocuk acılarını dahi onunla paylaşamamaktadır. Bence Antep’ e gelmeli ve yeniden âşık olmayı denemelidir.
    Filmin sonu “Bizim düşündüklerimizi siz hayal dahi edemezsiniz.” Tabirinden salıncağın altındaki nottur. Bu notu baba saldırının düzenleneceğini bildiğinden mi koymuştur ya da baba bir kuyumcu dükkânına sahipken dünya ticaret merkezinde ne toplantısına katılmış olabilir?
    Beraber oturmanın ve bir entelektüelin sınıfında olmanın hazzı bütün bu duygulara ucaları çarptırır ve yakar yıkar geçer.

    sinan özer(46) (unauthenticated)
    Dec 11, 2012

    My name is Khan filmi müslümanların aslında kan nefret ve kin gibi duygularadan beslenmediğini sevgi saygı insana olan saygıda doğrudan yana olduğunu çok güzel anlatmış bu film Türkiyede çekilse ne tartışmalar olurdu acaba....Olay şu ki İnsanlar 2 ye ayrılır iyi insanlar kötü insanlar...gerisi hikaye ...

    VEYSEL GÖÇER (unauthenticated)
    Dec 13, 2012

    Yeni hazırlanan kıyafet yönetmeliğiyle başörtüsünün serbest olması inanç özgürlüğü alanında atılan tarihi bir adımdır. Akılcılıktan uzak hazırlanan yasaklar ve dayatmalar hiçbir zaman hedefine ulaşmaz. Nitekim ulaşmadı da.

    VEYSEL GÖÇER (unauthenticated)
    Dec 13, 2012

    Acaba her sabah öğrencilere okuttuğumuz andımızın eğitime ne katkısı var?
    Bence hiç bir katkısı yok.Sadece her sabah okulun otomatik çalan zili gibi aynı kelimeleri tekrar etmenin kime ne faydası var.(yılda 180, 8 yılda 1440 defa) Ya da ne faydası olmuş ki şimdiye kadar.Hatta bazı yerlerde zarara neden olmakta.Çünkü sen her sabah ben türküm dersen biri de çıkar ben kürdüm, ben arabım,ben çerkezim,...der. Bakanlığın hazır eli yasakları ve dayatmaları kaldırmaya değmişken bu uygulamayı da kaldırması gerekli.

    NECATİ GEMALMAZ (unauthenticated)
    Dec 14, 2012


    TEMPLE GRANDİN
    Filmin otizmden başka anlatmak istediği hiçbir şey yok ve bu filmi muhteşem kılıyor. Film senaryosuyla ki biyografiden alınmadır, oyuncularıyla, çekim teknikleriyle ve asıl dert otizme yaklaşımı bunu aktarmadaki başarısıyla karşı konulmaz bir etki yaratır ve biz “iyi ki bu filmi izlemişiz” diyoruz.
    Annenin filmin başlarında söylediği: “Diğerlerinden bir eksiği yok, ama onlardan farklı.” İfadesi hem annelik hem de hastalığı yaşayan ve bunu en yakından hissedenlerin duygularının özüdür. Benim içinde artık otistik biri bu cümleyle anlamlıdır.
    Filmin her sahnesinden otizmi ve kahramanın iç dünyasını yaşamak mümkündür. Temple’ ı nasıl gördüm? Aslında onun yaşadıklarını otizm çerçevesinde değerlendirmesek eskilerin tabiriyle “nevi şahsına münhasır” yani kendi kendisi olabilmiş, yüzde yüz orijinal biridir. Yazık ki çerçevemiz bu değildir ama ben yine de onu öyle tanımak rahatsızlığını kendimde var saymak istemiyorum.
    Bazı özellikleri maddeleyeyim:
    *Işık ve sese aşırı hassasiyet
    *Fotoğraflama; gördüğü her şeyi bir düşünme şekli olarak fotoğraflamaktadır. Bu fotoğraflama esnasında renkler siyah beyazdır, çünkü renklere de duyarlıdır. Düşünmesini soyut ifadelerden değil fotoğrafları bir çeşit kelime olarak düşünüp duygu ve düşünceye çevirmektedir.
    *Aidiyet duygusu gelişmiştir. Ancak yabancılık duygusu kendisine kendi alanı tanıtıldıktan ve kendine ait bir sembolle vurguladıktan sonra kabul etmektedir.
    *Sistemsiz çalışamamaktadır, benzer ifadeyi bezer konulu bir filmde de yapmıştım, sistemleri keşfetmeye yönelik çaba içindedir.
    *Başkalarıyla anlatımında onları sahneler içinde yaşatmaya çalışmaktadır.
    *Hayvanlarla ilişkisi özeldir. Film boyunca aile dışından sadece öğretmeniyle samimi olabilmiştir.
    *Sarılma, dokunulma duygusu ben de en çok anneyi düşündürmüştür. Çünkü çocuğuna sarılmak gibi bir duygu daha yoktur. “Boş veririm geçmiştekileri.”
    *Doktorun hastalığa koyduğu tanım ilginç ve düşündürücüdür: “Çocuk şizofrenisi” olarak tanımlar. Bu durum ebeveynin kendi çocuğundan beklediği büyüdükçe kendini kontrol edip olgunlaşması gerektiği sürecinin olamayacağını gösterir. Annenin orda durumu kabul etmek istemeyişi ise normaldir.
    *Mecaz anlamları çözememesi dikkat çekicidir. Söylenilen mecaz anlamları gerçek anlamda almaktadır ve bunları gerçek anlamlı fotoğraflara çevirmektedir. Mecaz da tabiatıyla gerçeğe alındığında ya komik kaçar ya saçma. Okul rehberliğinin özel duygularıyla ilgili sorularına anlayamaması ya da “hayvan besicisiyim” diyen kişiyi zihninde farklı yorumlanması bundandır.
    *Ahiret kavramı kendi öğretmeni öldüğünde bile oluşmamıştır. Sığırlar kesilirken, at öldüğünde “nereye gitti?” sorusu bunu göstermektedir. Ancak film sürecinde yaşananlar en sonunda kesimhanede ahiret duygusunu ona öğretmiştir.
    *Filmde çeşitli özdeşlikler de vardır: Örneğinin oda arkadaşının bir görme engelli kız olması, marketteki kadının oğlunun da otistik olması, ya da kendi yaşamının sığırların yaşamına benzeyen yönlerinin olması gibi.
    *Kapıların yeni dünyalara açılması umut verici ve bir işe başlamadan yaşanılan korkuların atlatılası bakımından iyi bir yöntemdir.
    *Durumun kontrol altına alınmasında ve yönlendirilmesinde etkili olan insanlara aktığımızda akrabalık ilişkilerinin ve öğretmenin öneminin büyük olduğunu görürüz. KIR OKULU’ nda olması orada eğitim almasının çok faydası olmuştur. Cumhuriyet Döneminde eğitimciler tarafından düşünülen kır okulları projelerini özel eğitim alması gereken kişiler için faydası tartışılamaz.
    ÇOK beğendim. ÇOK üzüldüm. ÇOK öğrendim.
    “Sığırlar için iyi olanın iş için de iyi olacağına inanıyorum.” T.G.
    WIKI’DEN:” 16 Mayıs 2010 tarihinde, Grandin, Duke Üniversitesi'nden İnsani Edebiyat fahri doktorasını aldı. Grandin, diğer insanların duygusal ilişkileri olduğunu ama kendisinin bunun bir parçası olmadığını, ifade etmiştir. Grandin bu yüzden ne evli ne de çocuk sahibidir. Hayvan bilimi ve refahı ve otizm hakları çalışmaları ötesinde, binicilik, bilim kurgu, film ve biyokimyayla ilgilenir. O başkaları ile sosyalleşmeyi "sıkıcı" olarak açıklar ve duygusal sorunlar ve ilişkilerle ilgilenmez. O, otizmin hayatının her yönünü etkilediğini söyler. Onun otobiyografisi de dikkat çekmiştir. O duyusal entegrasyon bozukluğunu ortadan kaldırmak için rahat giysiler giymek zorunda ve aşırı duyusallığını önlemek için bunu yaşam tarzı yapmıştır. Düzenli olarak anti-depresanlar alır, 18 yaşındayken icat ettiği sıkma kutusunu (kucaklama makinesi) 2 yıl öce kırdı ve artık insanlara sarılmaya ihtiyacı olduğunu söyledi.”

    ahmet levend çolak (unauthenticated)
    Dec 19, 2012

    Güzel karikatür, bizde böyle kız da işe yaramış,forma da.Bakalım başka ülkelerde durum nedir? bir karşılaştıralım.Gerçi son senelerde yapılan bazı kampanyalar,çalışmalar durumu biraz olsun değiştirdi ama kırsal kesimlerde yine de zihniyeti değiştiremedi.''Haydi Kızlar Okula''...

    NECATİ GEMALMAZ (unauthenticated)
    Dec 20, 2012

    Selamlar Hocam,
    Umarım iyisinizdir. Kısa bir süre önce, bloğa koyduğunuz bir önceki karikatür (iki öğrencinin kılık-kıyafet değişikliği ile ilgili olan) ilgimi çekti ve oklumda öğrencilerim arasında küçük bir araştırma yaptım. Dersinize gelirken ilgili materyalleri de getireceğim.
    Karikatürü bir kâğıda kopyaladım ve altına çizgiler çizerek öğrencilere adlarını yazmadan içlerinden geçenleri yazmalarını istedim. Okulum Gaziantep’ in her yerinden öğrenci almaktadır, köyler dâhil. Lise öğrencileri olduklarını söylemeliyim. Sonuçlar şöyle:
    *Araştırmayı 164 öğrencide yaptım: Kılık kıyafet değişikliğine karşı çıkanlar 154 kişi, olumlu bakanlar 10 kişi.
    *Karşı çıkanların sebeplerini yazdıkların belirledim:
    1. Okulda sınıf ayrımı olur,
    2. Zengin-fakir ayrımı olur,
    3. Aile sorunları yaratır,
    4. Psikolojiyi bozar,
    5.Kıyafetiyle uğraşma çok olur,
    6. Başarırsızlığa yol açar,
    7. Derse motivasyonu düşürür,
    8. Giyinemeyenler okulda aşağılık kompleksine girer,
    9. Okulda ayrımcılığa yol açar,
    10. İyi giyinenler arkadaşlıkta tercih edilir,
    11. Kimin öğrenci kimin öğrenci olmadığı anlaşılmaz,
    12. Okula adapte olunamayabilir,
    13. Okula gelme isteği kıralabilir,
    14. Çocuk-baba ilişkisini bozar,
    15. Disiplinsizliğe yol açar,
    16. Öğretmenler kıyafetlerle daha çok uğraşırlar,
    17. Giyim çığırından çıkar.
    Olumlu bulanlar:
    Zaten zengin, çocuklar ayakkabısıyla, montuyla, çantasıyla, kalemiyle bellidir,
    Ben “herkes değilim” kendim gibi giyinmek istiyorum,
    Okul kıyafeti kirleniyor serbest olursa temiz gelirim.
    Okul kıyafeti hoşuma gitmiyor.
    *Sunulan çözümler:
    1. Mağazalar % 50 indirim yapsın,
    2. Devlet yardım etsin,
    3. Haftada 1 ya da 2 gün serbest olsun.
    Bu araştırma yönlendirilmiş gibi benim karikatürü koymam bakımından ancak görüşlerini yazarken özellikle zengin-fakir durumunu hatırlatmak istedim. Yukarıdaki görüşler yazılardan alınan görüşlerdir.
    Selamlar…

    NECATİ GEMALMAZ (unauthenticated)
    Dec 20, 2012

    VINCENT VAN GOGH: “SARI ODA” Temple Grandin’ in ilk sahnesiyle uyumu sizce nasıl? Resmi buraya alamadım.
    Arles'daki yatak odası ressamın en tanınmış resimlerinden birisidir. Çarpıcı renkler, sıradışı perspektif ve çok bildik bir konuyu işlemesi, resmi hem Vincent'ın hem de bizlerin en sevdiklerinden birisi haline getirmiştir.
    Van Gogh resmi o kadar beğenmiş ki ailesine yazdığı mektuplarda bu resimden uzun uzun bahsetmişti. Bu resimden en az 13 mektubunda bahsetmiştir ve bu sayede resim hakkındaki düşüncelerini en ince ayrıntısına kadar bilebilmekteyiz.
    Vincent kardeşi Theo'ya bir mektubunda şöyle demektedir:
    ________________________________________
    Gözlerimin yorgunluğu sürerken aklıma bir fikir geldi ve işte bu da çizimi. Yine 30luk ölçüde bir tuval. Bu kez yalnızca yatak odamı yapacağım ve en önemli rolü renkler üstlenecek ve bu odanın işlevini (dinlenmek veya genellikle uyumak) daha büyük bir ölçeğe taşıyacak. Kısaca resme bakınca insanın beyninin veya hayal gücünün dinlenmesini amaçlıyorum.
    Duvarlar soluk menekşe. Yer döşemesi kırmızı.
    Yatağın ve sandalyelerin ahşabı taze tereyağı sarısı, çarşaf ve yastıklar ise çok açık yeşilimsi citron sarısı.
    Battaniye scarlet kırmızısı. Pencere yeşil.
    Küçük masa turuncu, üzerindeki leğen mavi.
    Kapılar eflatun.
    Hepsi bu--odadaki her şey son derece açık ve net.
    Mobilyaların çizgileri de salt dinlenceyi vurgulamalı. Duvarda portreler, bir ayna, bir havlu ve bazı kıyafetler var.
    Çerçeve--resimde hiç beyaz olmadığı için--beyaz olacak.
    Böylece zorla dinlendirilmemden intikamımı alacağım.
    Bütün gün üzerinde çalışacağım, ancak tasarımın ne kadar basit olduğunu görüyorsun. Hiç gölge yok, aynen Japon baskılarında olduğu gibi hafif tonlar kullandım. Örneğin Tarascon posta arabası ve Gece kahvesi'ne tezat oluşturacak.

    Rıza Ülker
    Dec 23, 2012

    Final Tarihi: 29 Aralık 2012, Cumartesi Saat: 11:00

    Dr. Rıza Ülker

    NECATİ GEMALMAZ (unauthenticated)
    Dec 23, 2012

    SIR
    Aslında her şeyi rüzgar yapıyor. Esiyor üstümüzden. Titretiyor kirpiklerimizi. Ve alıyor herbir halimizi bulaştırıyor tüm insanlara.Baktığımız herkes biziz aslında.Gördüğümüz her bakış bizim bir vakit attığımız bakışlardır. Gördüğümüz her insan bir vakit olduğumuz insandır.Herkeste biz varız. Ama biz herkes değiliz. Selamlar.

    mehmet emin kalgı (unauthenticated)
    Dec 27, 2012

    kainat sırlarına ulaşmak veya kainatı okumak. yaşam şifresine çözüm sunan oldu. hayalin hakikata açılan kapısı. psikolojiye bir umut, felsefeye bir tenkit, edebiyata kanevice gibi işlenmiş bir berfin, matematiğin esrarı, kozmoğrafyanın kardeliği, coğrafyanın sahra çöllerini amazona ulaştıran dinamik basınç....

    Sinan ÖZER 01 (unauthenticated)
    Dec 30, 2012

    Çok keyifli bir dönem oldu. Sizin gibi insanın ufkunu açıcı bir Hoca tanışmak ve vakit geçirmek çok güzeldi. İkinci dönem sizinle ve değerli arkadaşlarımla tekrar buluşmak dileğiyle. İyi Tatiller. Yeni yılın size ve ailenize ve değerli arkadaşlarıma mutluluk ve akademik başarı getirmesi dileğiyle.

    İbrahim YILDIZ (unauthenticated)
    Jan 4, 2013

    Çocukları Kötü Eğitmenin Yolları

    1-Çocukları kendinize karşı kinli yapmanın yolları:

    -Ona karşı daima aksi ve asık suratlı olun.

    -Niyetinin ne olduğuna bakmaksızın en küçük bir kabahati ceza ile karşılayın.

    -Böyle davrandığınız zaman,size karşı nasıl kin beslediğinizi göreceksiniz.

    -Çocuğunuzun size karşı kin beslemesini temin etmenin birçok yolu vardır.Bunlardan biri de onun hislerine değer vermemektir.

    2-Çocukları kendinize karşı itaatsiz yapmanın yolları:

    -Onlara boş vaadlerde bulunun.

    3-Çocuklarının size hakaret etmelerini sağlamanın yolları:

    -Çocukların en küçük suçunu hakaret ve alayla karşılayın.

    -Herşeylerini tenkid edin.

    4-Çocukların sözünüzü dinlememelerini sağlamanın yolları:

    -Yerine getirip getirmemelerine bakmaksızın emirler yağdırın.

    -Onlardan yerine getiremeyecekleri şeyler isteyin.

    -Suçlarını zamanında cezalandırmak yerine kuru tehditler savurun.

    5-Çocukları insanlardan soğutmanın yolları:

    -Onlara daima kötü insanlardan bahsedin.

    -Bu dünyada güvenilecek insan kalmadığını tekrarlayın.

    -Herkesin menfaat peşinde koştuğunu söyleyin.

    6-Çocukları zalim ve acımasız yapmanın yolları:

    -Herkese,hatta çocuklarınıza karşı bile kaba davranın.

    -Hayvanlara işkence edin.

    -Sizden zayıf olanları daima ezin.

    7-Çocukları başkalarına kin duymaya alıştırmanın yolları:

    -Çocuklar birbirlerine kızdıkları vakit onlarla birlikte olun.

    -Kızdığı kimseye lanetler yağdırın.

    -İntikam almasını teşvik edin.

    -Birisi çocuğunuza hakaret ettiği zaman olayı büyütün,bunu asla unutmasın.

    8-Çocukları kıskanç birer birey yapmanın yolları:

    -Çocukların yanında daima durumu sizden iyi olanları eleştirin.

    -Varlıklı,işi yerinde,mutlu insanların başkalarını düşünmeyen insanlar olduğunu söyleyin.

    9-Çocukların hayal ve kabus görmelerini sağlamanın yolları:

    -Onlara büyüden,sihirden,peri masallarından,Kaf Dağının ardındaki denizden, kötü kalpli cadıdan bahsedin.

    10-Çocukları tabiatın güzelliklerine karşı hissiz yapmanın yolları:

    -Onlar,Allah’ın sanat harikalarıyla dolu olan tabiatla ilgilenince bu meraklarıyla alay edin.

    -Otla,böceklerle boş insanların uğraştığını söyleyin,böylece onların tefekkür hislerini köreltin,ta ki duygusuz,kaba birer insan olsunlar.

    -Duygularını köreltecek,düşünce kabiliyetini dejenere edecek bir yol da şudur:Onlara küçük yaşta zorla okuma-yazma öğretin,seviyesinin üzerinde bilgi vermeye çalışın.Ders çalışmadığı zaman üzerinden dayağı eksik etmeyin.

    11-Çocukları inatçı yapmanın yolları:

    -Onların her isteklerini yerine getirin.

    -Bir dediklerini iki yapmayın.

    -Hiçbir arzularını geri çevirmeyin.Göreceksiniz ki söz dinlemez ,laftan anlamaz birer çocuk olup çıkacaklardır.

    -Onların haklı isteklerine kulak asmayın.İlla da istiyorum diye ağlamaya başladıklarında arzularını yerine getirin.

    12-Çocukları küçük yaşta iftiracı yapmanın yolları:

    -Çocukların yanında daima başkalarını çekiştirin ve onlara da tasdik ettirin, sık sık başkalarını eleştirin,suç atın.

    13-Çocukları yalancılığa alıştırmanın yolları:

    -Onlara yalancılıkla örnek olun.

    -Yerine getirmeyeceğiniz vaadlerde bulunun.

    -Başkalarına yalan söylemeyi tembihleyin.

    -Daha küçüktür diye yalanlarını hoş görün.

    -Uyduruyor diye iltifat edin.

    -Suçlarını itiraf ettikleri zaman onları şiddetle cezalandırın,böyle davrandığınız takdirde cezadan kurtulmak için yalan söyleyeceklerdir.

    14-Çocukları nankör ve somurtkan yapmanın yolları:

    -Herşeyin kötü tarafını gösterin.

    -Hayatınızdan hep şikayetçi olun.

    -Kötü bir kaderiniz olduğundan yakının.

    15-Çocukları gayesiz,enerjisiz ve hayattan soğumuş insan yapmanın yolları:

    -Onlara ders çalışmaları için baskı yapın.

    -Oyun oynamalarına izin vermeyin.

    -Daima ve herzaman ders çalışmalarını sağlayın.

    -Sizi dinlemeyerek derslerini ihmal ederse dayağı başlarından eksik etmeyin.

    -Kendilerinin hoşlandığı değil sizin seçtiğiniz bir mesleğe yönlendirin.

    -Sevdiğiniz mesleğe kabiliyetlerinin uyup uymadığına aldırmaksızın onlara baskı yapın.

    16-Çocuklarda güven duygusunu kırmanın yolları:

    -Çocukların kendilerini size beğendirmek için gösterdikleri gayretleri görmezden gelin.

    -Onların işini beğenmeyin,beceriksizlikle itham edin.

    -Çalışmaları ile alay edin.

    17-Çocukları intizamsız,dağınık,pasaklı yapmanın yolları:

    -Onların temizliğe karşı olan hevesini kırın,bu titizlikleriyle alay edin.

    -Dağınık ve intizamsız hareketlerinizle onlara örnek olun.

    18-Çocukları tembel ve haylaz yapmanın yolları:

    -Onlara mutluluğun sadece para ve zenginlikte olduğunu söyleyin.

    -Çok okumakla zengin olunamayacağını etraftan örnekler göstererek anlatın ve onları okuldan soğutun.

    VEYSEL GÖÇER (unauthenticated)
    Jan 6, 2013

    Bürokasinin azaltılmasını istiyorsak yerel yöneticilere daha fazla yetki vermeliyiz.Örneğin; Hollanda eğitim sistemine göre kararların %100’ü , Finlandiyada %98’i , Macaristanda %97’si , İngilterede %89’u , Danimarka’da %82’si , İsveç’te %83’ü , Türkiye’de ise %24’ü yerelde alınmaktadır.Eğitim sisteminin daha hızlı ve aktif çalışması için yerel yetkililerin yetkileri arttırılmalı.Yerel yetkililerin de bu yetkileri kullanacak liyakata sahip olması gerekir.

    SİBEL DUYMAZ (unauthenticated)
    Jan 12, 2013


    Uzun bir aradan sonra "Rain Man" filmini tekrar izledim. 1988 yapımı bir film ama otizmi oldukça etkili bir dille anlatmayı başardığını düşünüyorum. Dustin Hoffman da canlandırdığı karaktere hayat vermiş. İzlemenizi tavsiye ederim. Bu sırada herkese iyi tatiller...

    VEYSEL GÖÇER (unauthenticated)
    Feb 3, 2013

    *Milli Eğitim Bakanlığı'nda bürokrasiyi önemli ölçüde azaltan ülke çapında e-devlet sistemine geçişin başlangıcını oluşturan eski Milli Eğitim Bakanlarından Sayın Hüseyin Çelik'e teşekkür ederiz.
    *Şu an ülke çapında bütün resmi kurumlarda interaktif sistemler kullanılmaktadır.Bu da bürokrasiyi azaltmaktadır.Karikatürde olanların çoğu geride kaldı.